JAR OF HEARTS

CHRISTINA PERRI- JAR OF HEARTS

 

Christina Perri, Jar Of  Hearts isimli çok güzel bir şarkı yapmış. İlk dinlemem ne yazık ki Glee dizisindeydi. 🙂 Glee’yi de severim. Neşeli bir dizi, beğenilen ya da kıymeti bilinmeyen şarkıları çok güzel aktarıyor bence. Ergen ayak oyunları da olmasa aslında tadından yenmiyecek de. 😀 Neyse konuyu dağıtmayalım. Ardından şarkıyı araştırdım ve tutuldum şarkıya.  🙂  Bir arkadaşa sözlerini çevirdim ‘Romantik küfür ediyor bu!’ dedi. 😀 Budur. 🙂

Sözleri gerçekten çok ama çok etkileyici . Aşşağıdadır efendim.

JAR OF HEARTS

i know i can’t take one more step towards you
cause all thats waiting is regret
don’t you know i’m not your ghost anymore
you lost the love i loved the most

i learned to live, half alive
and now you want me one more time

who do you think you are?
runnin’ ’round leaving scars
collecting a jar of hearts
tearing love apart
you’re gonna catch a cold
from the ice inside your soul
don’t come back for me
who do you think you are?

i hear you’re asking all around
if i am anywhere to be found
but i have grown too strong
to ever fall back in your arms

ive learned to live, half alive
and now you want me one more time

who do you think you are?
runnin’ ’round leaving scars
collecting a jar of hearts
and tearing love apart
you’re gonna catch a cold
from the ice inside your soul
don’t come back for me
who do you think you are?

it took so long just to feel alright
remember how to put back the light in my eyes
i wish i had missed the first time that we kissed
cause you broke all your promises
and now you’re back
you don’t get to get me back

who do you think you are?
running around leaving scars
collecting a jar of hearts
and tearing love apart
you’re gonna catch a cold
from the ice inside your soul
so don’t come back for me
dont come back at all

who do you think you are?
who do you think you are?
who do you think you are

Şarkıyı üç kişi birleşerek yazmış. Bu şahıslar : Drew LAWRENCE, Christina Perri, Beret Yeretsian. PERRI bu şarkıyı memleketine gittiğinde kendisini görmek isteyen bir adamdan uzak durmak için sığındığı genç kızlık odasında yazmış. Şarkının melodisi ve sözleri ayrı ayrı güzel En çok etkilendiğim bölüm ‘running around leaving scars/collecting a jar of hearts/and tearing love apart/you’re gonna catch a cold/from the ice inside your soul’ bölümüydü.

 

Çocukken ne biriktirmek istersen iste kavanoza koyarsın değil mi? Biriktireceğin bozuk paralar, her nekadar kumbaran olsada, kavanozda birikir. Şeffaflığın cazibesi sanırım. Bulunan gazoz kapakları, yakalanan sinekler (bu abimin iğrençliğidir 🙂 ) , pamuğa dikilen kuru fasulyeler… 😀 

 Şarkı da seri kalp kırıcı bir adam ve kavanozunda biriktirdiği kalplerden bahsediyor. Böyleleri var gerçekten. Ve varlıklarını devam ettirebiliyorlar. Birileri bunlara dur demeli. Bizim pamuklara sarıp sarmaladıklarımızı incitmesinler!!!  Neyse daha fazla derine inmeden şarkının tadını çıkaralım.

 

Reklamlar

UYKU ve LIE TO ME

İş yerim ilginç benim. Kendini müdür ve müdür yardımcısı sanan bir sürü insan var. Sanmayan bir ben varım desem yeri belki de. 🙂  Bu gün yaza merhaba şenliğimiz vardı. Aydın’da sağnak yağış demiş meteroloji. Canım dinlesene sen adamları. Bir ara yağacak karın saatini tahmin ediyordular.

Yapmayın dedik, etmeyin dedik, bu şenliği belediye salonunda yapalım, açık havada olmaz dedik. Yok. Biz dedik ya, olmadı. Sonuç? Şenlik pek hoş olmadı. Olmadı ama gene de aynı şekilde yoruluyorsun tabi. Ayaklarımı şuan hissedemiyorum. Tek odağım acı çünkü.

Bu yorgunluğz, yarın iş olmasına rağmen, ben genede Lie To Me’yi izlemek için bekliyorum. 3. Bölümünü izleyeceğim. http://www.asyadizi.com  kullandığım adres. Dizileri çoğunlukla burdan takip ediyorum. Tek dert 72 dakikada bir 30 dakika mola vermesi.  😦  İşte o moladayım. Bölümün bitmesine 9 dakka kaldı ve ben,bunun için 30 dakka bekledim.

Ama birşeyolacak belli. Gerilim müziği veriyolardı. Artık gelde uyu izlemeden. Mümkünsı yok. 🙂   Burdan belirtmek isterim, esas oğlanın kardeşi çok  daha çekici. İmla hatam varsa affola. İYİGECELER. :d

SOĞAN CÜCÜĞÜ :) LEZETLİ :)

Pazara gittim. Çok sık gitmediğim için ellerim kollarım doldu tabiki. 🙂 Evim yakın, sorun olmaz dedim ama oldu. Taşırken çok yoruldum. Hala omuzlarım ve kollarım ağrıyor.  🙂 Ama değdi. 🙂  Gelelim aldıklarımıza. Klasik pazar alışverişinin yanı sıra bilmediğim şeyleri aldım. Adamın biri ‘Bilmedikleri almasan, nasıl yapıcan?’ bile dedi. 😀  Deniycem, ömür boyu bilmemeye devam edemem değil mi?

 

Filelerim de var. 🙂  Alışverişe çoğunlukla onlarla gidiyorum. Ne kadar az plastik torba kullanırsam o kadar iyi.

 

Çilek aldım, mis gibi kokuyorlardı, Kantoron otu aldım, mideye iyi geliyormuş. Bir de dağ kekiği aldım, bütün pazar yeri sanki kekik kokmuştu. Birde bunları 1er liraya aldım. İnanılır gibi değil.  🙂  Gelelim soğanın cücüğüne. 🙂  Gerçekten böyle bir şey varmış. Fıkralara konu olmuş bir yiyecek ya, Temel çok zengin olur, Dursun sorar ‘Temel, bu kadar parayla ne yapacağsun?’ Temel cevap verir ‘Soğanın cücüğünü yiyeceğum. Sen ne yapacağsun?’ Dursun karşılık verir ‘ Bana yapacak bir şey pırakmadun ki.’  🙂 İşte o cücüğü buldum. 🙂

Aydın- Nazilli’de yaşıyorum ve pazarlarda bilindik pazar tezgahlarının yanı sıra köylerden gelen çiftçilerin bir bez üstünde sattığı mallar da olur. Bende genelede oralardan alış veriş yapmayı severim. Yerli üreticiyi desteklemek lazım. Hem de hal mal olmadığından işin içinde çok daha taze oluyorlar. Beyaz namaz örtüleri var teyzelerin. Anneanneme benziyorlar. Onlardan almayı seviyorum. Neden bilmen, kendimi onlara yakın hissediyorum. Vıcık vıcık ilişkileri sevmem, herkesle yakın konuşmam, laubalilerden uzak dururum ama pazarda içimden biri çıkıyor. Yerel ağızla konuşuyor, herkese teyze, amca, abla diyor. Gene öyle bir anda, başka örtülerinde üstünde gördüğüm ve ne olduğunu anlayamadığım ‘şey’ leri gördüm.  ‘Abla bu ne?’ Kendi kendime güldüm; abla mı? 😀 ‘Cücük’ dedi. Bir daha güldüm. Bu sefer daha büyük. 😀 😀  ‘Bildiğin soğan cücüğü mü?’ dedim. Kadın bana nerden geldiğimi anlamaya çalışır gibi baktı. 🙂  1 liraya sattığını öğrendim, dedim ki ‘Abla ver bana 1 tane.’  Abla(!) poşete koyarken nasıl yapılacağını sordum, işte tam o anda konuşmalarımızı dinleyen adam ‘Bilmediğin şeyleri neden alıyorsun?’ dedi. Ben altta kalır mıyım? Kalmam. ‘Ömür boyu öğrenmeyelim mi bilmiyoruz diye?’ Ama bunu söylerken gülümsüyorum tabi ki. Ablanın müşterisini kızdırmak istemem. 🙂 Cücüğü aldım geldim eve. Nasıl pişirileceğini abladan öğrenmiştim. İşte size tarifi.

Öncelikle cücüklerin başlarında bulunan tomruları kesiyor ve geri kalan kısmı iyice yıkıyorsunuz. Soğan cücüğü fırın makarnaya benziyor, içi boş. Bu nedenle suyu iyice süzülsün diye dik bir şekilde bir süre bekletiyorsunuz. Pazarcı abla bana Aydın ağzı ile asmamı söylemişti. 🙂

Ardından ince ince kesiyor ve yağda kızartıyorsunuz. Soğan keserken gözler ne kadar yanıyor ise bunda da yanıyor. Hatta yanacağını beklemediğin için daha fazla yanıyor.  🙂 Cücüklerin pişmesi biraz zaman alıyor, piştikten sonra salça ekliyorsun ve bir süre de öyle pişiriyorson. Son olarak:

İyice pişen karışıma yumurta kırıyor ve afiyetle yiyorsunuz. Oldukça lezetli. Tavsiye ederim. Biraz ekşimsi bir tadı var. Kahvaltıya çok yakışıyor. Afiyet olsun, en az benim kadar beğenerek yiyin.  😀  Soğanın cücüğünü de yemedim demeyin.

VANISHING ON 7TH STREET – GERİM GERİM GERİLDİM

VANISHING ON 7TH STREET

OH! Film bitince rahatladım. 🙂  Ben, korku filmi sevmeyen, korku filmi oynadığını gördüğüm salonların önünden geçmeyen ben bu filmi niye indirmişim ki? Bu soruyu sordum kendime izlerken, cevabı da biliyorum aslında. 🙂

Film aslında fena değil. Germeyi başarıyor, o kesin. Kendimi ‘lan çıkma dışarı.’ gibi şeyler söylerken buldum filmde. 🙂  Konu şu, bir gün aniden,bütün insanlar yok oluyorlar. Kalan tabiki bir grup insan var. Bu grup olmazsa olmaz değil mi? 🙂 Filmin ilerleyiş temposu iyi. İnsanlar karanlıktan kaçmak ve ışığa sığınmak durumunda kalıyorlar. Işıktayken bir zarar görmüyorlar. Böyle bir koşuşturma var filmde. Bir varoluş çabası. Sıklıkla 7. cadde yazısını görüyoruz.  🙂

Filmin ismi ilginç; çevirisi daha da ilginç. Vanishing on 7th street; 7. caddede yokolmak. Ama bizimkiler ne yapmış ismi? Kıyamet Gecesi!  Yüzüklerin Efendisinde Gandalf’a ‘inşallah’ dedirtmeleri ile aynı mantık. 😀

Filmi indirmeden önce kısa bir araştırma yapıyorum. Konusunu, oyuncularını, aldığı puanı. Büyük ihtimalle Hayden var diye indirmişimdir. 😀 Kendisini Star Wars serisinde de, Jumper’da da beğenmiştim. Filmde canlandırdığı karakterin isminin Luke olduğunu duyunca gülümsedim.

Darth Vader: Obi-Wan never told you what happened to your father.
Luke Skywalker: He told me enough! He told me you killed him!
Darth Vader: No. I am your father.
Luke Skywalker: No… that’s not true! That’s impossible!       😀 😀 😀

Film bir çok noktayı birleştirmemiş, soruları cevapsız bırakıyor.  Yani, bütün insanlar öldü, geriye bir çift kalmalıydı, onu biliyoruz canım. Tahmin ettik yani bir çift kalacağını. 😀  Gene de beni şaşırttı film. Hayden’in öleceğini tahmin etmezdim. Genelde esas oğlanlar ölmez ya. Adam bam diye gitti! Çocuk ölücek diye beklerken kaldı. 🙂 Ama bu olayın nedeni neydi yani? Niye oldu? Nasıl oldu? Bu sorular akılda kalanlar.

Birde bu şeker kızın ışıklı ayakkabıları var.  🙂 Işığı olan ölmüyor ya. Benim hiç olmadı o ayakkabılardan.Her zaman çok komik bulmuşumdur onları. Çocuk kaybolsa 2 dakkada bulursun nerde olduğunu diye düşünmüşümdür. Film için çok hoş bir detay. Gülümsetebiliyor.  🙂 Briana ile James’in kalması da sonu getiriyor. Filmin sonu güçlü değil. ‘Bu mu?’ sorusu su yüzüne çıkıyor. Herkes ölseydi daha gösterişli bir son olurdu. Daha güçlü. Gene de korku sevenlere tavsiye edilebilir.

Arabanın Aküsü Neden Biter?

Yazının başlığı bile sinir bozucu. 😦  Silindir kapağı, radyatör, karburatör, bobin, regulatör, buji, krank mili, piston, alternatör, distribütör, akümülatör… Yabancı dil gibi! Bütün bu kelimelerin  anlamlarını bilmeli, şekillerini öğrenmeli ve ne işe yaradıklarını hatırlamalıyım. Neden? Ne o ehliyet alıcaz da ondan.

Püf, öğreneceğiz tabi, sınav var işin ucunda ama biraz da gerçekçi olmak lazım. Oldu da bir araba aldım ve de yolda bozuldu. Mango gömleğimi kollarını katlayıp, narin bilekliğimden kurtulup -kaportada yada bunlar nerde bulunuyorsa 🙂 – tamire mi girişeceğim? Binbir zorlukla nemlendirdiğim ellerimi yağlara mı buluyacağım? Tırnaklarımın bakımını mı mahvedeceğim? Zor biraz. 😀

Neymiş? Vantilatör kayışı koparsa kadın naylon çorabı kısa bir süre o işi görürmüş. Gerginliği 1-1,5 cm olmalıymış! Yav arkadaş bir düşün. Otobanda arabanı sürmektesin, güzel güzel giyinmişsin, hafif makyaj yapmışsın, bam, kayış koptu! Ay dur ben Pentim’le bağlıyım mı diyceksin? 🙂 Yoldan geçen kamyoncular ne olacak? Hem erkek sürücülerin rahatsız etmesi için kamyon şoförü olması gerekmiyor canım ülkemde değil mi? Bi kop git motor dersi, bir kop git.

Bunlarla bir ben zorlanmıyorum aslında. Motor dersi ile başedememek cinsiyete bağlı değil çünkü. Böyle elktronik işlerine merakı olan insanların rahatlıkla hatta belki zevkle dinleyeceği bir ders. Sınıfta birçok erkek benden daha fazla sıkılıyor ve sınavdan benden daha fazla korkuyor. 🙂  İman gücüylen gireceğiz sınava ve de çıkmış soruların desteği ile. 🙂  Gelelim başlığımızın cevabına. 1. onun adı akü değil akümülatör!!! Lütfen yani. 🙂 Bir akümülatör farlar açık bırakıldığından boşalabilir, bağlantıları gevşek olduğundan boşalabilir, radyo ile akümülatör bağlantısında arıza varsa boşalabilir, olup olmadık zamanda klima kullanımından boşalabilir… Eminim devamı vardır ama aklıma bunlar geliyor benim. Bildiğim yerden sorsunlar. 😀

HELLO STRANGER

HELLO STRANGER – BİR TAYLAND FİLMİ

İlk söylenmesi gereken şey; Bu Taylandılar poster yapmayı biliyor arkadaş! Çok şeker, baktıkça gülümseten bir poster olmuş. Posterden aldığın enerjiyi film tamamlıyor. Bundan sonra yazacaklarım filmin konusunu ile alakalı. Benden uyarması.

HELLO STRANGER, 2010 yapımı bir Tayland filmi olup, çıtır çerez sınıfındadır. Alt yazı okumakla ilgili bir sıkıntınız yoksa, eğlenmek istiyorsanız, kafanızı dağıtmak istiyorsanız bu film önerilir.

Film Güney Kore kültürünün baskınlaşması ve başka kültürler tarafından beğenilmesi üzerine, zaman zaman zıt öğelerle örülmüş, klasik romantik komedi. Tayland filmi olmasına rağmen Güney Kore’de çekilmiş bir film. Taylan manzaralı hiç görmüyorsunuz. Bir turistin başkente gittiğinde yaşayacaklarına şahit oluyorsunuz. Köpek yenmesine verilen tepki, içilen yöresel içkiler, gezilen yerler… Seol’a gitmek isteyen varsa özellikle izlemeli, şehrin turistik bütün yerlerini görüyoruz filmde. En çok beğendiğim yer, bir dizide geçen mekanın baya turistik parka dönüştürülmesiydi. Nami Adası. 

 Çift öncelikle sevgili dinamiği yaşamaz, sonra duygular uyanır, birleşirler, ayrılırlar ve tekrar son olarak birleşirler. Klasik süreç. 🙂 Birbirlerine katlanmak durumunda kalırlar ve sonunda aşk doğar, adam önceki sevgilisine döner, kadın gurur yapar, bir süre sonra tekrar birleşirler. Çok şeker bir çift olmuşlar. Çift dinamiği eğlenceli, birbirleri ile oynadıkları oyunlar, parayı bulunca kısa da olsa zengin hayatı yaşamaları, adamın romantik komediye inanmaması fakat kendisini tam içinde bulması…

Film iyi vakit geçirmek, kafayı dağıtmak için oldukça iyi. Ne yazık ki film bittiği anda tekrar düşünmek gereği hissetmiyorsunuz. Ben, havaalanında bekliyordum, canım sıkılmıştı ve izledim. Piman değilim hakim bey. 🙂

WATER FOR ELEPHANTS

WATER FOR ELEPHANTS

Water For Elephant bir kitap uyarlaması. Bir veteriner eğitimi alan yakışıklı, insancıl delikanlı ile patronunun güzel karısı arasında geçiyor. Genç, yağız delikanlı esas kıza aşık olur, o da oğlana aşık olur. Bir de kötü adamımız vardır, şiddet canlısıdır. Çocukluğuna inilmesi gereken biridir. Hikaye budur. Çok heyecanlı olmasa da sıkıcı da denemez.

 Water For Elephants, artık eski denebilecek bir film. Tüketmeye bu kadar alışık olduğumuz düşünülürse… İlk tanıtım videosunu izlediğimde ‘Robert’ın popüleritesinden faydalanan sabun köpüğü bir filimdir.’ diye düşünmüş ve izlemekten kaçınmıştım.  Geçen gün yapacak bir şey olmadığında bari bunu izliyim dedim. Çok da yanılmamışım. Çok ciddiye alınması gerekmeyen, ergen genç kızlara bol bol Robert malzemesi veren bir film.

Geçen gün izledim, geçte olsa. Altyazısız izledim tam değerlendirebiliyim diye. Beni iki konuda şaşırttı film. 1) Robert Pattinson!!! Bu adamın oyunculuğunu beğenmem ben. Özellikle Twilight jölesinde hiç ama hiç beğenmemiştim. Elini kolunu nereye koyacağını bilmeyen, repliklerden 3-5 saniye önce ağzını hazırlayan bir garip oyuncu diye düşünmüştüm. Hala öyle düşünüyorum. Böyle dünya çapında ünlü olmasının nedeni bence biraz İngiliz aksanında, biraz şapşal, biraz komik olmasında ve biraz kemikli yüz yapısı artı gizemli duruşunda aramalıyız.. Bütün bu etmenlerin toplamına ergen genç kızların önünde yakışıklı olmamasını, K. STEWARD ile öpüş kokuş pozlarını ekle. Robert PATTINSON budur! Biraz ağır oldu 🙂 Bu filmde de pek bir performans beklemiyordum, ne yalan söyleyeyim. Bu filmde beklediğimden iyiydi Robert, amca oğlum olur 🙂 Ama, hep bir ama vardır, gene de çok iyi değildi. Ödüllük bir oyunculuk yok, hatta yanından geçmez. Ergen kızların ilgisi uzun süre sürmez. 🙂

Bu hatunu pek beğenmem. Güzel bir kadın olduğunu düşünmüyor. Yüz kemikleri çok erkeksi bence. Ama filmde ki kıyafetler ve asesuarlarla müthiş bir kadın olmuş çıkmış. El hareketlerini özellikle çok kibar buldum. Film hakkında çok parlak eleştiriler yapamdım, bu nedenle olumlulara geçiş yapıyorum.

 Filmde WALTZ var. Adamda karizma var, yakışıklılık yok ama çekicilik var, oyunculuk var. Bir oyuncuda başka ne olmalı ki? Sirkin kötü kalpli, hafif nevrozları olan patronunu başkası daha iyi oynayamazdı bence. Karakterin bütün hırsını, kaybetme korkusunu ve sinirini farkedebliyorsun. Güzel, güzel.

Beni şaşırtan 2. konu da Thai fil’di.  Thai’nin hakkını yiyemem. Filler unutmaz derler ya, bunu gerçekten hissediyorsun. Kötü olaylar olduğunda filin gözlerini yakından çekim yapmışlar, çok etkileyici. Kocaman kocaman, yaşlı gözleri vardı Thai’nin. Ben etkilendim. Çok da şekerdi, bacaklarını kaldırıyor, hortumu ile su atıyor, viski içiyor 🙂

Sonuç: Film izlemek zaman kaybı değil fakat beklentileri çok yükseltmemek lazım.