ZİRAAT BANKASI VE I POD SHUFFLE

 

Öğrencilikten kalma kredimin üç aylık taksidini, Haziran ayı olmadan ödemeliydim. Üç gündür fırsat buldukça Ziraat Bankasına gidiyor, çok sıra olduğu için vazgeçiyordum. Bu gün son gündü, vazgeçemezdim, geçmedim. 14:44’te sıramı almıştım:132. Gişelerde en son 583 vardı. Bir rivayete göre 599’dan sonra, sıralar 1’den tekrar başlıyordu. Çok beklemem gerektiğini farkedip, abimin, biricik abimin almış olduğu I POD SHUFFLE’ı taktım kulağıma. Ziraat Bankası oldu bir diskotek, clup, kabul günü, taverna, neyden hoşlanıyorsan. Kulaklıklar kulağa okadar güzel oturuyor ki, dışarının gürültüsü mırıltı, homurdanma olarak bile duyulmuyor.

Yanımda ki beyefendi, umutsuzca kendimi bıraktığımı fark etmiş olacak ki koluma dokunup ‘Sıranız kaç?’ dedi. En acıklı ifademle ‘132!’ dedim. 🙂 ‘Bunu alın.’ dedi ve bana, üzerinden güneş ışıklarının süzüldüğü, güzeller güzeli 32 numarayı verdi. ‘Teşekkür ederim, günümü kurtardınız.’ dedim. Zira nöbetten çıkmıştım ve akşam katılmam gereken bir görev vardı. 100 kişi atlamış olmama rağmen işimi bitirip kendimi sokağa attığımda saat16:05’ti. Varın bankada kalanların halini siz düşünün. 😦  Nazilli Ziraat Bankası yetkilileri, bu işe bir el atın, insanları devlet bankasından bukadar soğutmayın!!!

I POD’uma isim arıyorum. O olmasaydı bugün, gişe memuruna sinirlenen müşterileri duyup, yorgunluğunda katkısı ile iyice gerilecektim. Beni dış dünyaya  kapa Scotty. Evet, Scotty oldu. 🙂 Beam me up Scotty! 😀

SECRET GARDEN

SECRET GARDEN- 5. OMURGAN 6. OMURGAN OLSUN! 🙂

SECRET GARDEN, 2010 yapımı, komedisi oldukça yüksek, karakterleri içinizde hissettirebilecek, şapşal kardeşiniz komik duruma düşmüş gibi gülmenizi sağlayabilecek, bir tanecik kız kardeşiniz salya sümük ağlıyormuş gibi hüzünlenmenizi ve onu üzene sinirlenmenizi sağlayabilecek kadar güçlü bir Güney Kore drama örneği.

Dizinin görselleri, bir çok Kore dramasının olduğu gibi çok güçlü. Bu adamın evinde yaşamak ister herkes. Doğal Park gibi bir evi var zat-ı şahanenin. 🙂 Bunun dışında tercih edilen iç mekanlar ve dış mekanlar oldukça etkileyici. Gil Ra İm’in ip atladığı çatı katı, Kim Joo Won’un manzarasında çay içtiği gölcük… Saymakla bitecek gibi değil.  Secret Garden, genel olarak, çok zengin bir adamla, paraya önem vermeyen, fakir bir kadının aşkını anlatıyor. Adam, aile işinden dolayı zengin olduğundan anasının kuzusu olan, annesinin onaylamadığı bir ilişkiye girebilecek yeterlilikte olmayan bunlarla beraber kendini beğenmiş, üstün insan olduğuna inanan, karşısındakini ailesi, eğitimi ve banka hesabına göre değerlendiren, kıl bir adam. Kadın ise, annesi küçük yaşta , babası ise lise çağlarında ölen, devlet tarafından büyütülen (Allah, devletimize zeval vermesin 🙂  ),  dublör olarak çalışan, sıkça yaralanan, yaralamayı umursamayan, kendi ayakları üstünde durabilen, gururlu bir kadın. Çift bir yanlış anlama sonucunda tanışır, adam, ömründe böle bir kadın görmediği için kadından etkilenir ve kadınla ilişki kurmaya çalışır. Kadın ise hayatında ukala, sinir edici ve çoğunlukla kendini aşşağılayan yada aşşağılanmasına neden olan bir adam istememektedir fakat adamdan da kurtulamaz.

 

Adam, başlarda kadından geçici süre etkilendiğini düşnür, fakat her boş kaldığında kadının kılıksız tipini hayaleder. Kadının hayaleti ile yürüyüş yapar, göl kenarında oturur, hatta sohbet eder. Kadın ise adamın ilgisini istemediğini her fırsatta söylesede çift yavaş yavaş birbirine bağlanır. Çiftin birlikte olması için önlerinde çok ama çok engel vardır, fakat nihai sona ererler. 🙂  Kadının babası ölmüş olsa da kızını kollamak ister ve bir büyü yaparak her yağmur yağdığında çiftin ruhlarının beden değiştirmesini sağlar. Böylelikle çift birbirlerine daha fazla bağlanırlar.

Dizinin akılda kalan yeri çok. Öncelikle yan karakterlerden başlamak istiyorum. Dizi ana karakterlere bağlı kalmamış; yan karakterleri oldukça güçlü. Oska’nın bu kadar güçlü bir karakter olacağını tahmin etmemiştim. Geçen bir blogda okudum. Oska’nın çoraplarını satışa sunmuşlar. 🙂 Var olamayan bir şarkıcnın çoraplarını yapmışlar ya. 🙂 Yönetmenin de büyük replikleri olmasa da dizinin ilerleyişine katkısı çok. Oska’nın eski sevgilisi Seul, başlarda zengin koca peşinde bir kadın olsada sonradan toparlayıp adam akıllı biri olabilmiş. 🙂 Sekrete Kim ile Ah Young’un aşkları ise bambaşka. 🙂

Dizide geçen, bahsetmezsem çatlayacağım bir başka nokta ise EŞOFMAN TAKIMLARI. Nerden buldular onları bilmiyorum. Gözlerimize kastın mı var yönetmen?  Nerede kadınsı, çiçekli, leoparlı bişeyler varsa, adamın üstünde. 🙂 Karakterimizin eşofmanlarını pek sevdiği, her fırsatta çok pahalı olduklarını ve bir İtalyan terzi tarafından teker teker işlenmiş olduğunu belirtmesi ve etiketini göstermeye çalışması… 🙂 Unutulacak gibi değil. 🙂 Gil Ra İm’in ‘ o İtalyan terziyi bulursam, geberteceğim.’ demesine kaç dakika güldüm hatırlamıyorum. 🙂

  

Hatırladıkça hala güldüğüm bir başka sahne ise ayak voleybolu oynarken, Kim Joo Won’un topa vuramayışı, toptan kaçınması ve kendisine tepki gösteren takım arkadaşlarına ‘Yüzüme geliyo!!!’ diye bağırmasıdır. 🙂 Yazarken bile gülüyorum. 🙂 Hyun Bin’in ruhlarnı değiştirdikleri sahnelerde, oldukça feminen olduğunu düşünüp, kendisini takdir ediyorum. 🙂 Gil Ra İm’in ‘ölmek mi istiyorsun?’ , ‘5. omurgan 6. mı olsun?’, ‘Çıldırdın mı?’ ‘ Dayak mı istiyorsun?’ gibi tehditleri ve bacağa attığı low kicklere bittim. Kendimden birşeyler buldum bu şiddet sahnelerinde. 🙂 😀

Diziyi izleyeli oldu baya. Tekrar izlememi isteseler sorun çıkarmam. 🙂 Özellikle  http://www.asyadizi.com/secret-garden adresinde izlediğim özel bölümden sonra. 🙂 Çok eğlenceli bir bölüm hazırlamışlar ve güzel sahneleri bize hatırlatmışlar. Oyuncuların bazı sahnelerde gerçekten uyuduğunu, hatta horladığını söyleseler inanmazdım. 🙂 Bazı sahnelerin tek çekimde tamamlandığını, yataktan kucaklayarak kaldırma sahnelerinde ki erkek oyuncunun yüzünde ki acıyı… Beğenerek izlenen dizinin perde arkası daha da neşeli oluyor. 🙂 Şöle bir kontrol ettim, hayli uzun yazmışım. İzlemeyen varsa izleyin anacım. Bana hayır duası okursunuz. 🙂 😀

BAD TEACHER

BAD TEACHER- KOMİĞE BENZER BİR FİLM

‘Kötü bir öğretmen misin? Senden kötüleri var.’ sloganı ile yola çıkan, alıştığımız kötü karakteri ( ot çeken, alkol ve sigara kullanan, küfürbaz, çocukları sevmeyen, serseri ve benzeri, itici yani 🙂  ) bir kadın olan, komedi vaadeden bir yaz flmi.

Film, oyuncularına güvenmiş izlenmimi veriyor. Güvenmeside aslında hata sayılmaz. Bu hatun, taş gibi olmasının yanında eğlenceli ve akıcı bir oyunculuğa sahip. J.TIMBERLAKE ‘in , yaşlanmış olsada, farklı bir havası var. Belki NSYNC günlerinden kalmadır. 🙂 Jason SEGEL ise, HOW I MET YOUR MOTHER’daki rolü düşünülnce bile güldürebilen bir adam.

Esas kızımız, küfürbaz, çocukları sevmeyen, öğretmen olmaması gereken, sigara, alkol, uyuşturucu nerde kötü alışkanlık varsa sahip, filmin en itici kahramanı. Beden öğretme,inin kendisine karşı bir şeyler hissettiğini bilir fakat yeterli paraya sahip olmadığı için sürekli reddeder. Okula ailesi zengin biri  gelir, pek saf gözükmektedir.  İşler aşküçgeninden dörtgenine döner. Sanırım sonunda Esas kız, tombul beden öğretmenine varacaktır.

BAD TEACHER, 2011 yazının komik filimlerinden biri olacak gibi. Çoğu yerde, ağzını açabildiği kadar gülen Cameron’u kötü karakter olarak görmek eğlendirici olacak gibi. Gibi, gibi, gibimsi…

SENİNKİ KAÇ CM?

Rakı ile balığı aynı sofrada görmek, hatta düşünmek bile gülümsemene yetiyor ise, sen, arkadaş, sen olmuşsun. 🙂 Bunları yazarken dahi dilimden mideme kadar bir titreşim oldu.:)

Ama üzücü haberler var! Dün televizyonda Recep İvedik’in bilmem kaçıncı tekrarı vardı, yurdumuzun sık rastlanan ayı kararkteri dalış yapacaktı, kaptan ‘Bu sularda 300 çeşit balık türü yaşıyor.’ diyince ‘Say lan!’ diyordu. Film içersinde komikti evet, biraz. Ama düşün. Kaç çeşit balık türü biliyoruz? 10’u geçer mi? 20’yi geçer mi? Sanmam. Bunun da nedenleri var tabi ki. Yasak avlanma ve çevre kirliliği en önde giden nedenlerden olsa gerek.

Kirli olmayan çevre var mı? Varsa kaç tane ve nerede? İşte bu amaç uğruna canını dişine takarak çalışan insanlar var. Hemde gönüllülük ilkesi doğrultusunda. Birgün, işte bunlardan biri önümü kesti Ankara’da. Kızılay’daydım, hızlı adımlar ile yürüyen kalabalıktan değildim, vitrinlere, insanlara bakıyordum. Kolay hedeftim sanırım. 🙂 Önümü kesen kişi beni Greenpeace destekçisi yaptı. Bir süre kredi kartımdan devamlı bağış yaptım. Şu işi bitireyim diye geçmedi içimden.

Geçenlerde Greenpeace’ten bir mail aldım. Öle vara yoka mail atmazlar. Bu nedenle merakla açtım okudum. Konu bölümü, bir süre tereddüt etmemi de sağladı aslında; Seninki kaç cm?  ‘Nasıl yani? Ulan, iş yerindeyim, ters bir şey çıkar… Yok, yok Greenpeace diyor, ters bir şey çıkmaz.’ gibi cümleler bir süre beni alı koydu. En sonunda açtım.

Greenpeace’in yeni kampanyasının adı SENİNKİ KAÇ CM? Biraz okudum. Ben, bunu yazmaktan hoşlanmıyorum ama, balıkların standart avlanma boyutları olduğunu, bir balığın büyüğüne başka ad verildiğini, kağıt cetveller ile balıkçılarda ölçüm yapıldığını bilmiyordum. Balıkçıların, hasssaslıktan bukadar uzak olduklarını hiç aklıma getiremezdim!!.

Artık bize rakı-balık ikilisi de olmayacak bu gidişle. 😦 Balıkları avlanma zamanı dışında avlamak, yasal olmayan biçimlerde avlamak (torpil gibi), bebe balıkları avlamak. Yapmayın, etmeyin. Sadece bu günü düşünmeyin. 20 sene sonra da, çupra yiyebilelim.

Zat-ı şahaneler, yavru balık avını önlemek için 21 haziranda Tarım Bakanlığı ile bir toplantı gerçekleştirdiler. Toplantıdan iyi sonuçlar da çıkmış, kötüler de. Ama bir birliktelik oluşturulabilmiş. Pek önem vermeyiz biz böle şeylere. Hatta başlığı yanlış bulanlar bile olacaktır. Ben gayet uygun, akılda kalıcı ve dikkat çekici olduğuna inanıyorum. Medyadan yeterli ilgiyi görmese de, gün geçtikçe destekçisi artacaktır. Sen yanmazsan, ben yanmazsam… Değil mi?

Toplatı değerlendirme yazısından alıntı yapark yazıyı solandırıyorum. Destek olalım, olmayanları uyaralım.

http://www.kacsantim.org/

Önce iyi haberler:

  • Danışma kurulunda balık boyları ile ilgili henüz yanlış kararlar verilmedi. Konu ilk defa sivil toplum kuruluşlarının baskısı ile gündeme taşındı ve etraflı tartışıldı.
  • Danışma kurulu ‘Seninki kaç santim’ kampanyasının arkasındaki yarım milyon kişinin ve destek veren kişi sayısının katlanarak artacağının farkında…
  • Danışma kurulu, oluşan bu komu oyu baskısı nedeniyle yasal balık avlama boyları ile ilgili önümüzdeki aylarda daha detaylı çalışılacağını birkaç kez ifade etti.
  • Kurulu düzenlerinin bozulmasını istemeyen ve ne yazık ki sürdürülebilir balıkçılığı gözardı eden endüstriyel balıkçıların tepkilerine karşın kıyı balıkçılarının kampanyamızı yakından takip ettiklerini görmek, yakın desteklerini hissetmek ve bizleri bir umut ışığı olarak gördüklerini anlamak çok önemliydi.
  • Birlikte başardıklarımızın danışma kurulundaki yansımalarını görmek çok güzeldi. Hepimiz adına gururlandık. Herkes balık boyları konusunda artık çok daha dikkatli ve kimsenin yanlış bir karara tahammülü olmadığının farkında.

Toplantının kötü haberleri ise:

  • Tarım bakanlığı kendi internet sitesinden duyurup söz verdiği halde tüm balık türlerini konuşmadı, tartışma lüfer ile sınırlı kaldı.
  • En önemlisi ve rahatsız edici olanı, balık boyları gibi gayet net bir bilimsel konunun balıkçılarla pazarlığa dönüşmesi idi. Bakanlığın endüstriyel balıkçıların baskısına karşı bilimselliği güçlü bir şekilde ortaya koymaması son derece yanlış bir yöntemdi. Bu konuda endişelerimizi açıkça dile getirdik.

Yani beklediklerimizi bu kez alamasak da yarattığımız kamuoyu ile yanlış bir karar verilmesini şimdilik önledik. Bu da kampanyaya hiç hız kesmeden devam edeceğiz anlamına geliyor. Denizlerin, balıkların ve küçük balıkçının kaderini balıkçılık endüstrisine bırakmayacağız. Balıkçılık endüstrisi sadece sürdürülebilir balıkçılığın değil, kıyı balıkçılığının da sonunu hazırlıyor. Baskımızı arttırarak anlatmaya devam edeceğiz.

 

 

ELVEDA GÜLSARI VE BABAM

Nereden başlasam, ne desem, nasıl desem? Bilemiyorum. Beynimde kurduğum bağlantıyı tam verebilir miyim emin değilim. Çekirdeği bir kenara bıraktım, kafamı kaşıdım ve denemeye hazırım.  🙂

Ben, kitap okumayı seviyorum. Okuduğum kitapların çeşitli olmasını daha çok seviyorum. Kitaplığım çelişkilerle dolu. Bir rafta Che’nin Savaş Anıları varken, üst rafta Beyaz Dizilerim var. 😀 Beyaz dizileri bilen bilir, bilmeyenler öğrensin. Edebiyat tarihinde çıtır çerez kitap sınıfı var ise işte bu sınıfı oluşturan kitaplardır bu Beyaz Diziler. Cep kitapçığı boyunda, çoğunlukla Harlequin Yayınlarından ve beyaz renkli kapağa sahip, esas kızı genellikle genç, tecrübesiz, utangaç, muhteşem güzel, bir o kadar da ev kızı modunda,ipek elbiseleri olan; esas adam ise, yakışıklı, yakışıklı değilse bile çekici, zengin, sinirli, geniş omuzlu, çoğunlukla yanık tenli olan 150-200 sayfalık aşk romanlarıdır. Kafanı boşaltmak istediğinde, kumsalda çok güzel okunan,  bitirildiğinde tekrar hatırlanmayan, bu nedenle çekici olan kitaplardır. Beyaz Dizilerin eskiden gazetecilerde haftada bir satıldığını ve kadınların almak için sıraya girdiklerini duyduğumda şaşırmıştım. Şaşırmamalıymışım. Ülkem kadını cinselliği bir yerden öğrenecek değil mi? Öğreten yoksa İngiliz yazarlar bu boşluğu doldurur tabi ki.

Ben Elveda Gülsarı’yı yazacaktım.  Demem o ki çok çeşitli kitap okumayı seviyorum. Aynı kitaptan farklı zamanlarda farklı tatlar alabildiğim gibi, zaman zaman farklı kitaplara ihtiyaç duyuyorum. Buna rağmen öneri üzerine kitap okumam pek. Genelde hüsrana uğratırlar çünkü!

Bu genellemelerime rağmen, benim gibi iyi bir okuyucu olan bir arkadaşım, okuduklarıma bakıp ‘bu kominist kitapları neden okuyorsun?’ dercesine bana daha önce hiç okumadığım Cengiz AYTMATOV’u önerdi ve ‘ülkücüdür.’ uyarısını yaptı. Yani?? Gözlerimde bu soru cümlesi vardı. Bir şeyi beğenmemek için bile denemek gerek. Bende beklentilerimi çok yükseltmeden fakat bu öneriyi göz ardı etmeyerek önüme ilk gelen Cengiz AYTMATOV kitabını aldım.

Okuduğum ilk Cengiz AYTMATOV kitabının da Elveda Gülsarı olması kaderin bir oyunu bence.  Elveda Gülsarı’yı seneler önce okumuş, çok başarılı olduğunu düşünmüştüm. Hala düşünmekteyim. Hatıramda kitaptan bölümler var hala. Elveda Gülsarı, Gülsarı isimli bir atın ve sahibinin başından geçen maceralar üzerinden Kazak ve Kırgız Türkleri’nin hayat biçimini ve yaşadıkları zorlukları aktaran bir kitap.

Gülsarı cins bir attır ve sahibi ile bir sürü maceraya katılmış, bazen halkın elinde kalan son sürüyü fırtınadan uzaklaştırmış, bazen devrim uğruna 4 nala koşmuş, bazen nöbet tutmuş, bazen ulak olmuş, bazen çapkınlığa gitmiştir. Gülsarı’nın öldüğü gece sahibi de yaşadıklarını teker teker anmaktadır. Kitabı okurken yem yeşil çayırlarda, çekik gözlü insanların arasında bütün heybeti ile duran Gülsarı’yı  görmüş, rüzgarda dalgalanan yelelerini taramış, örmüş kadar olacaksınız.Elveda  Gülsarı’nın son dakikalarında, sahibi ile kurmuş olduğu duygu seline dahil olacak ve göz yaşlarınızı Gülsarı ve ezilen kardeşlerimiz için akıtacaksınız. Eğer hassassanız. Aytmatov’un akıcı, ağdadan uzak anlatımı ile yüreğime yakın bir konu sayesinde Elveda Gülsarı okudum demekten gurur duyduğum kitaplar arasına girdi. Kitap önerilerine kulak asmayan bir okuyucu olarak Elveda Gülsarı’yı önermekten hiç çekinmiyorum.

Elveda Gülsarı’yı babam ile birleştirmem ise şöyle oldu. Pazar günü Berke Ranch  Riding Club’a gidiyorum abimle. Atları her zaman sevmişimdir. Bu nedenle ayrı bir heyecanım var. At binmeye hazırladım kendimi.  Korkmamaya hazırladım. 🙂 Babamla telefonda konuşurken, bir gaflet ve delalet anında ‘siz de öğrenirsiniz, öğretmenleri varmış.’ dedim. Kısa bir sessizlik oldu ve babam ‘Kızım benim yarışta birinciliğim var.’ dedi.:)  Varın, halimi siz düşünün. Şok ve inanamazlık içindeydim.  25 yaşındayım, şimdiye kadar hiç babamın ata binmeyi bildiğini duymamıştım. Şaşırdım doğal olarak.  Nasıl ya? dedim içimden. İçimden dediğimden eminken babam anlatmaya başladı. Babam Gürcü benim, ben de Gürcüyüm yani. 🙂 Artvin’liyiz, Şavşatlıyız. Memleketimi hiç görmemiş olsam, dil bilmez Gürcü olsam da Artvin’li olmaktan gurur duyarım. Hopa’nın son dönemde yaşadığı haksızlığı yüreğimin en tenha yerlerinde hissettim. İçim acıdı. Yaşadığım son hassasiyet ile babamın anlattığı adeti can kulağı ile dinledim ve aklıma gelen ilk şey Elveda Gülsarı’ydı.

Eskiden gelin evinden tabi ki at ile alınıyormuş. Gelin alındıktan sonra damat evine hareket eden alayın at binen bekar erkekleri, eve yaklaşık 10 km kala yarışa başlarmış. Yarışı kazanana tepsi tepsi baklava börek, kazanan ata ise süs verilirmiş. Bu yarışa Papağa Kalkmak denirmiş. İşte babam böyle bir yarışta birinci gelmiş. Bunu öğrendiğimde, önce şaşırmış, ardından  Gülsarı’yı düşünmüş ve ardından tekrar şaşırmıştım. Annemim deyişi ile apartman çocuğu olduğumdan sanırım, babamı köy ortamında düşünemememin de etkisi olabilir, anlattıkları masal gibi geldi. Bir varmış, bir yokmuş; uzaklarda Türkiye diye bir ülke varmış. Türkiye’nin dağlarında vahşi hayvanlar yaşarmış… Türkiye’de de vahşi atların, dağlarda ayıların, kurtların olduğuna inanmakta zorlanıyorum. Yalanmış, hikayeymiş gibi geliyor. Şaşırmama daha çok şaşırıyorum. Doğal hayata bu kadar uzak olmaktan rahatsız oluyorum. Doğal hayata yakınlaşabilmek için bir otele gitmek ise işin ironik kısmı 🙂  Vahşi hayat hep Afrika’da, uzaylılar hep Amerika’da, romantik komediler hep New York’ta, köpek balıkları ise Florida sahillerinde olurmuş gibi geliyor.  Belki de bu, Elveda Gülsarı’yı sevmemde bir etkendir. Kim bilir?

PETTY ROMANCE

PETTY ROMANCE- İLGİNÇ, KOMİK VE AKICI BİR FİLM

 

Petty Romance, 2010 Güney Kore yapımı bir romantik komedi. Konusu kısaca yetişkin erkekler için çizgi roman çizen bir sanatçı ile kadın dergisine aşk ve cinsellik üzerine yazı yazan bir kadının, ortak bir proje ile bir yarışmaya katılma serüvenini anlatıyor.

Esas adamımız Seon-Gyun Lee olup, esas kızımız ise Kang-Hee Choi’dir. Şimdi oyunculuktan felan bahsetmiycem. 🙂 Film oldukça güzel ve komik. Ben bu filmi istanbul gezimden dönmek üzere havalimanında beklerken izlemiş ve etraftan şüpheli bakışları üstüme çekmiştim. Hatta kendi kendimin fotoğrafını da çekmiştim.  🙂 Ekliyorum.

İşte, ben, kendim ve şahsen, 28A nolu kapının önünde beklerken… 🙂 Peki neden mi bu filmi seçtim beklerken izlemek için? Birden fazla nedeni var ama sadece ikisini söylemek istiyorum. 1. Çok güzel eleştiriler yazmış vatandaşlar. 2. Ve tabiki SEON-GYUN!  Hiç yakışıklı bir adam değil. Yanlış anlaşılmasın. Öle ergen genç kız triplerim yok, onları silkeleyip atalı çok oldu. Titredim ve kendime geldim. 😀

Zat-ı Şahaneyi, Cofee Prince’te dünyalar tatlısı köpeğin sahibi olarak tanımıştık. Ben şahsen, hikayeye dahil olduğu ilk sahnelerde ‘bu kim, la bebe?’ cümlesini kurmuştum. 🙂 Tekrarlamakta fayda görüyorum, yakışıklı bir adam değil bence. Ama -bu amalarım da beni öldürecek 🙂 😀 – adamın ses tonu ve gülmesi çok, çok güzel.Bu adamı al, sahneye koy, saatlerce anlamadığın bir dilde,  hayta olmayan bir dilde konuşturt, sen gözleri kapat ve dinle sadece. 🙂

Cofee Prince’te sevgilisizini havaalanı yolunda bulup, defalarca ‘Gitme’ diye bağırdığı bir sahne vardı, halen rüyama girer. Rüyamda sevgilimin sesi niyetine bu adamın sesini duyuyorum. 🙂 Garip, tok fakat gizem dolu bir sesi var. Bir se üzrine bu kadar yazı yalır mı? Yazılır! O da bir çeşit dalga deyip geçme, benim kulağıma bir hoş geldi işte. 🙂

Neyse, gelelim filme. Esas kızımız kendi ayakları üzerinde durmayı çok da beceremeyen, zaman zaman ikiz kardeşi( yazdıkları çizgi romanın erkek karekteri bu ikiz kardeşin maveraları üzerinden devam eder, esas kızımız erkek kardeşinin banyoda sevgilisi ile birlikte olduğunu anlamadan içeri girip tuvaletini yapacak ve etrafı kokutacak kadar saftır 🙂  ),zaman zaman kız arkadaşı bazende sokta kalan, hiç cinsellik yaşamamış fakat sorsan ooooo, kimleri elinden geçirmiş gibi konuşan, konuşpmakla kalmayıp bunları dergiye yazan bir kadındır. Esas adamımız ise yetenekli bir ressamın oğlu olup çizgi roman çizmeye yönelmiş, çok başarılı olamamış bir adamdır. Bir yarışma vardır, kazananın çizgi romanı Arupa’da da yayımlanacaktır. Avrupa’da iş yapmak sadece bizim gibi 3. dünya ülkelerinde değil, bir çok ülkede önemlidir. 🙂

Ressamın çizmesi iyidir, güzeldir de, adam yazamamaktadır. bir arkadaşı kendisine bi yazar bulmasını önerir ve böylece çift tanışır ve beraber çalışmaya başlar. Klasik romantik komedi ilerleyişi. Çift önce birbirinden hoşlanmaz, ardından hoşlanır söylemez, en sonunda söyler ve birleşirler. Bu birleşme genelde ya birbirlerine uzak noktalardan çiftin birbirine koşması ya da yağmur altında öpüşmesi ile olmalıdır ki seyirci etkilensin. 🙂  Yönetmenimiz de yağmur sahnesini tercih etmiş. Çanta bir kenara atılmış, güleç adam genç kadını öpmekte.

Beklenen bir sahne de olsa, bayağı durmamış. İlginizi kaybetmeden izliyor  ‘Kış olasa da yağmur yağsa.’ diyorsunuz. 🙂

Film genel olarak güzel. Çizgi roman yapımından bahsettiğinden, yazar kurguyu anlatırken birden animeye dönüyor olması, çizilen adamların vücutlarının üçgen olması, şiddet uygulanan bölgelerde ‘Bang!’ gibi ifadelerin yazılması oldukça ilginç ve komik kılmış filmi.

Ben en çok, Anime bölümlerinde esas adamın kıskandığı adamı dövdüğüü sahneyi beğenmiştim. Kendine güveni gelen karekterimiz birden fiziksel değişiklik geçirip Yeşil Dev’e dönüşürcesine gelişti, irileşti. Tam o noktada, insanların kendilerini algılayış biçimini düşündüm. Bir kusur işte bu! Neyse konuyu dağıtmayalım. Esas kızmızın tecrübeli (!) davranışları da oldukça komikti. Dergilerden okuduklarını uygulamaya gçirmeye çalışması ve adamın çektikleri… 🙂

Bu sahneydi yanlış hatırlamıyorsam. Kız, adamın dudağıın ısırılmsının, vücuda elektrik akımı gibi heycan verici bir etki yaratacağını okumuş ve bunu uygulamay geçirmiştir, adamımız ise bu duruma sadece ‘Kahrolası kadın dergileri.’ tepkisini verebilir.!  🙂  😀  Petty ROMANCE seyirciyi güldürme oranı ve sıklğı yüksek, anime örnekleri ile desteklenmiş, güzel gülen bir adamın oynadığı başarılı bir romantik komed. Kendi türü arasında tekrar izlenecekler sınıfına girebilir. İzlemeyenlere önerilir. 🙂

 

 

HANNA – İYİ İŞ

HANNA – SÜRÜKLEYİCİ VE MODERN BİR PERİ(!) MASALI

HANNA, beklentileri boşa çıkarmayan, hatta beklentinin de dışına çıkan bir film benim için. 🙂  Böyle olmasını ummuştum.  SPOILER geliyor dikkat.

HANNA, eski bir ajan tarafından, medeniyetten uzakta büyütülmüş, yakın dövüş sanatları, avlanma, silah kullanma, kısacası hayatta kalabilme öğretilmiş bir kız çocuğudur. Neticede Hanna bir çocuktur ve masallara ihtiyaç duymaktadır; neticede herkes bir çocuktur ve masallara ihtiyaç duyar. HANNA, Joe WRIGHT’ın masallara atıfları ile güzel çekilmiş bir film.

Film bembeyaz kar manazarası içinde( Karlar Kraliçesi), mükemmel bir kamuflaj örneğiyle Hanna’nın bir geyiği avlaması ile başlayıp, ormanın derinliklerinde ağaçtan yapılmış, izole edilmiş ve eski zamanların evlerine benzeyen bir ev (7 Cücelerin evini anımsatıyor)  ile devam ediyor. Hanna ve babası ateş önünde oturup konuşuyorlar, ocak üstüne asılı tencerede yemek pişiriyorlar, gaz lambası ile ısınıyorlar. Filmin ilerleyen bölümlerinde Hanna Berlin’e gidiyor. Berlin Spree Park’ın terkedilmiş hayvanları, sisli atmosferi masalımsı anlatımı desteklemiş. Ardından Hanna Grim Evi’ne girer ki, bu apayrı bir tat katmış filme. Film gayet ciddi aksiyon sahneleri olan bir film iken, bir çocuğun çocuk olmaya duyduğu özlemi gözler önüne serer. Hanna kulak arkasından bozuk para çıkarma hilesinden bile etkilenebilecek kadar izole büyümüş bir çocuktur. Filmin en iyi alıntısı bu bölümden yapılabilir. Alice Harikalar Diyarında’yı anımsatan, simetrisi ve gerçekliği bozulmuş bir görsellik içinde, kendisinden hiç beklenmeyen bir felsefi yoruma sahip olan Chesire Kedisini anımsatan bir adam vardır, adını unuttum :), gene kedi gibi çoğunlukla gülmekte ve ağır cümlelerini gülümsemenin üzerine kondurmaktadır. Hanna sorar: ‘What day is it? ( Bugün günlerden ne?’ adam çarpık bir gülümseyişle cevap verir: ‘Today, my dear. ( Bugün, tatlım.’ ) HAnna ve peri masalımızın kötülük kaynağı ajan Marissa Wiegler ile Kırmızı Başlıklı Kız’ın kötü kurdunu canlandıran devasal oyuncağın ağzında hesaplaşır; her ikisi de yaralanır fakat iyilik her zaman ki gibi kazanır.  Masalları seviyorsanız, Hanna’yı da sevecek, bir çok sahnede aklınıza farklı bir masal gelecek.

 

Hanna, hedefine kilitlenmiş, kötüyü öldürdüğüne inanmış ve babası ile buluşmak üzere önceden belirlenmiş noktaya gitmek için çabalamaktadır. Bu süreçte başından farklı maceralar geçer. İlk kez bir erkek ile yakınlaşır mesela. 🙂 Okadar saldırgan, çevik, ok atan, silah kullanabilen, çıplak elle insan öldürebilen bir kız çocuğunu tütü etek içersinde görmek, İspanyol gitarından etkilenmesini izlemek, kendisini öpmek isteyen çocuğu tuş etmesi… 🙂 Bu maceralar sürecinde Hanna’nın yabancı dillere hakimolması işi kolaylaştırmaktadır. İşte bu noktada benim, şahsen hoşuma giden bir detay ortaya çıkar. Holywood yapımlarında, çoğunlukla İslam kültürü terörist olarak işlenmiş, ezanımız uygunsuz(göbek atan kadınların fon müziği gibi) kullanışmıştır. Bilmedikleri kültür ile ilgili kulaktan dolma bilgiler ile ortaya konduğunu düşündürmüştür bana. Fakat burda, Hanna ezanı dinlerken bir yandan da çevirir. Sadelik oldukça çarpıcı bu sahnede bence.

 

 Hanna babası tarafından iyi yetiştirilmiş bir suikast makinası iken, var oluşunu sorgulayan bir ergene dönüşür. Her ergenin en az bir kere söylemesi gereken, zamane ergenlerin günde bir kez zikrettikleri ‘ben kimim? Burda ne yapıyorum?’ cümlelerine ulaşan Hanna, dünyanın düzenine ve şerefsizliğine hazır değildir. Ama hangimiz hazırız ki? Neyse, uzatıp karıştırmayalım. 🙂 Hanna çok iyi çekilmiş bir film. İzlenmeli. Fakat bu kusurları yok mu demek? HAYIR.

Filmi izlemeden önce Bana’ya umudu bağlamıştım, yanıldım. BANA, aksiyon sahnelerinde çok yapmacık durmuş. Olmamış. Hareketlerin öğretildiği ve sıra beklendiği çok ama çok belli. Bunun yanında RONAN’ın sade, abartıdan uzak ve akıcı oyunculuğu oldukça iyi. Bu RONAN’dan oyuncu olur. Benden söylemesi. İleride çok adını duyarız bu hatunun, ota sapa sarıpda şaşırmazsa tabi 🙂

SON DEĞERLENDİRME: HANNA, çok iyi çekilmiş ( Joe WRIGHT’a tebrikler), kurgusu, görselliği, etkileyiciliği oldukça iyi olan bir film. 2011’in şimdiye kadar ki en iyi filmi bence. Bir modern masal. İzleyin anacım, izlemeyenlere izletin.