ELVEDA GÜLSARI VE BABAM

Nereden başlasam, ne desem, nasıl desem? Bilemiyorum. Beynimde kurduğum bağlantıyı tam verebilir miyim emin değilim. Çekirdeği bir kenara bıraktım, kafamı kaşıdım ve denemeye hazırım.  🙂

Ben, kitap okumayı seviyorum. Okuduğum kitapların çeşitli olmasını daha çok seviyorum. Kitaplığım çelişkilerle dolu. Bir rafta Che’nin Savaş Anıları varken, üst rafta Beyaz Dizilerim var. 😀 Beyaz dizileri bilen bilir, bilmeyenler öğrensin. Edebiyat tarihinde çıtır çerez kitap sınıfı var ise işte bu sınıfı oluşturan kitaplardır bu Beyaz Diziler. Cep kitapçığı boyunda, çoğunlukla Harlequin Yayınlarından ve beyaz renkli kapağa sahip, esas kızı genellikle genç, tecrübesiz, utangaç, muhteşem güzel, bir o kadar da ev kızı modunda,ipek elbiseleri olan; esas adam ise, yakışıklı, yakışıklı değilse bile çekici, zengin, sinirli, geniş omuzlu, çoğunlukla yanık tenli olan 150-200 sayfalık aşk romanlarıdır. Kafanı boşaltmak istediğinde, kumsalda çok güzel okunan,  bitirildiğinde tekrar hatırlanmayan, bu nedenle çekici olan kitaplardır. Beyaz Dizilerin eskiden gazetecilerde haftada bir satıldığını ve kadınların almak için sıraya girdiklerini duyduğumda şaşırmıştım. Şaşırmamalıymışım. Ülkem kadını cinselliği bir yerden öğrenecek değil mi? Öğreten yoksa İngiliz yazarlar bu boşluğu doldurur tabi ki.

Ben Elveda Gülsarı’yı yazacaktım.  Demem o ki çok çeşitli kitap okumayı seviyorum. Aynı kitaptan farklı zamanlarda farklı tatlar alabildiğim gibi, zaman zaman farklı kitaplara ihtiyaç duyuyorum. Buna rağmen öneri üzerine kitap okumam pek. Genelde hüsrana uğratırlar çünkü!

Bu genellemelerime rağmen, benim gibi iyi bir okuyucu olan bir arkadaşım, okuduklarıma bakıp ‘bu kominist kitapları neden okuyorsun?’ dercesine bana daha önce hiç okumadığım Cengiz AYTMATOV’u önerdi ve ‘ülkücüdür.’ uyarısını yaptı. Yani?? Gözlerimde bu soru cümlesi vardı. Bir şeyi beğenmemek için bile denemek gerek. Bende beklentilerimi çok yükseltmeden fakat bu öneriyi göz ardı etmeyerek önüme ilk gelen Cengiz AYTMATOV kitabını aldım.

Okuduğum ilk Cengiz AYTMATOV kitabının da Elveda Gülsarı olması kaderin bir oyunu bence.  Elveda Gülsarı’yı seneler önce okumuş, çok başarılı olduğunu düşünmüştüm. Hala düşünmekteyim. Hatıramda kitaptan bölümler var hala. Elveda Gülsarı, Gülsarı isimli bir atın ve sahibinin başından geçen maceralar üzerinden Kazak ve Kırgız Türkleri’nin hayat biçimini ve yaşadıkları zorlukları aktaran bir kitap.

Gülsarı cins bir attır ve sahibi ile bir sürü maceraya katılmış, bazen halkın elinde kalan son sürüyü fırtınadan uzaklaştırmış, bazen devrim uğruna 4 nala koşmuş, bazen nöbet tutmuş, bazen ulak olmuş, bazen çapkınlığa gitmiştir. Gülsarı’nın öldüğü gece sahibi de yaşadıklarını teker teker anmaktadır. Kitabı okurken yem yeşil çayırlarda, çekik gözlü insanların arasında bütün heybeti ile duran Gülsarı’yı  görmüş, rüzgarda dalgalanan yelelerini taramış, örmüş kadar olacaksınız.Elveda  Gülsarı’nın son dakikalarında, sahibi ile kurmuş olduğu duygu seline dahil olacak ve göz yaşlarınızı Gülsarı ve ezilen kardeşlerimiz için akıtacaksınız. Eğer hassassanız. Aytmatov’un akıcı, ağdadan uzak anlatımı ile yüreğime yakın bir konu sayesinde Elveda Gülsarı okudum demekten gurur duyduğum kitaplar arasına girdi. Kitap önerilerine kulak asmayan bir okuyucu olarak Elveda Gülsarı’yı önermekten hiç çekinmiyorum.

Elveda Gülsarı’yı babam ile birleştirmem ise şöyle oldu. Pazar günü Berke Ranch  Riding Club’a gidiyorum abimle. Atları her zaman sevmişimdir. Bu nedenle ayrı bir heyecanım var. At binmeye hazırladım kendimi.  Korkmamaya hazırladım. 🙂 Babamla telefonda konuşurken, bir gaflet ve delalet anında ‘siz de öğrenirsiniz, öğretmenleri varmış.’ dedim. Kısa bir sessizlik oldu ve babam ‘Kızım benim yarışta birinciliğim var.’ dedi.:)  Varın, halimi siz düşünün. Şok ve inanamazlık içindeydim.  25 yaşındayım, şimdiye kadar hiç babamın ata binmeyi bildiğini duymamıştım. Şaşırdım doğal olarak.  Nasıl ya? dedim içimden. İçimden dediğimden eminken babam anlatmaya başladı. Babam Gürcü benim, ben de Gürcüyüm yani. 🙂 Artvin’liyiz, Şavşatlıyız. Memleketimi hiç görmemiş olsam, dil bilmez Gürcü olsam da Artvin’li olmaktan gurur duyarım. Hopa’nın son dönemde yaşadığı haksızlığı yüreğimin en tenha yerlerinde hissettim. İçim acıdı. Yaşadığım son hassasiyet ile babamın anlattığı adeti can kulağı ile dinledim ve aklıma gelen ilk şey Elveda Gülsarı’ydı.

Eskiden gelin evinden tabi ki at ile alınıyormuş. Gelin alındıktan sonra damat evine hareket eden alayın at binen bekar erkekleri, eve yaklaşık 10 km kala yarışa başlarmış. Yarışı kazanana tepsi tepsi baklava börek, kazanan ata ise süs verilirmiş. Bu yarışa Papağa Kalkmak denirmiş. İşte babam böyle bir yarışta birinci gelmiş. Bunu öğrendiğimde, önce şaşırmış, ardından  Gülsarı’yı düşünmüş ve ardından tekrar şaşırmıştım. Annemim deyişi ile apartman çocuğu olduğumdan sanırım, babamı köy ortamında düşünemememin de etkisi olabilir, anlattıkları masal gibi geldi. Bir varmış, bir yokmuş; uzaklarda Türkiye diye bir ülke varmış. Türkiye’nin dağlarında vahşi hayvanlar yaşarmış… Türkiye’de de vahşi atların, dağlarda ayıların, kurtların olduğuna inanmakta zorlanıyorum. Yalanmış, hikayeymiş gibi geliyor. Şaşırmama daha çok şaşırıyorum. Doğal hayata bu kadar uzak olmaktan rahatsız oluyorum. Doğal hayata yakınlaşabilmek için bir otele gitmek ise işin ironik kısmı 🙂  Vahşi hayat hep Afrika’da, uzaylılar hep Amerika’da, romantik komediler hep New York’ta, köpek balıkları ise Florida sahillerinde olurmuş gibi geliyor.  Belki de bu, Elveda Gülsarı’yı sevmemde bir etkendir. Kim bilir?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s