Sekai no chûshin de, ai o sakebu /Dünyanın Orta Yerinde Aşk İçin Ağlıyorum

Dünyanın Orta Yerinde Aşk İçin Ağlıyorum-Filmin ismine bak ya…

Dünyanın Orta Yerinde Aşk İiçin Ağlıyorum 2004 yapımı, isminin uzunluğu ve üç farklı dilde ismi olması ile dikkat çeken bir Japon filmi. İzlediğim ilk Asya sinemasını My Sassy Girl sanarken dün yaptığım bir araştırmada filmin afişi önüme çıkmış, Ankara sinemalarından en güzide olan Büyülü Fener’de oluşan anılar beynime hücum etmişti. Hatırlıyorum, eski bir arkadaşımla Ankara’da buluşmuş, sinemaya gitmeye karar vermiş, izleyecek bir film bulamadığımızdan bu filmi tercih etmiş, salondan çıktığımızda ‘Vay be…’ gibi cümleler kurmuş ve gayet etkilenmiştik.

Bir erkek ile bir kızın aynı aşk filminden aynı anda etkilenmesi bir aşk filmi için başarı bence. Genelde kadınlar ‘ah aman ne romantikti, öf ya kız ölmemeliydi, ulan adam nasıl bırakıp gitti, şerefsiz.’ gibi cümleler kurarken erkekler tepkisiz kalır. Film ya çok ağlak gelir ya çok romantik, ya çok boğucu gelir ya çok kadınsı. Aynı tatları almak mümkün olmaz, aynı memnuiyete ulaşılmaz pek. Şimdi düşünüyorum da arkadaşımla farklı derecelerde ve farklı sahnelerden etkilenmişizdir muhakkak ama ikmizde etkilenmiştik. İsmi üzerine dakikalarca konuştuğumuzu hatırlıyorum. 🙂 Konuşulmayacak gibi de değil; Dünyanın Orta Yerinde Aşk İçin Ağlıyorum. Vurucu ve ilgi çekici bir başlık.

Gelelim konuya, bir çiftimiz var, çift ve aşk olmadan dram olur mu? 🙂 Birbirine aşık bir çiftimiz var, kız birden ortadan kayboluyor, erkek ise kızı bulmak için memlekete gidiyor ve eski aşkı ile karşılaşıyor. Lise aşkının büyüsüne kapılıyor sanki… Lise aşkları da, aşklar tek taraflı da olsa çift taraflıda olsa bir başka oluyor, yürekte hep bir yeri oluyor. Bir hesaplaşma, içsel çözümlemeler…

Filmin konusunu detaylı hatırlamıyorum, oyunculuk nasıldı hatırlamıyorum, senaryo güçlü müydü hatırlamıyorum. Hatırlamak da istemiyorum aslına bakarsan. Sanki o günler değişir, filmden aynı tadı alamazmışım gibi geliyor. Filmi, hatırlamasam da filme olan güvenimden tavsiye ederim. İzleyin, izlettirin anacım.

TEMA-İŞ BANKASI

Küçüklüğüm Tema’nın yaka iğneleri, 1000 palamut kampanyası ve gönüllü üye bulma çabaları ile geçti. Her yaz çıkan orman yangınlarını, özellikle Gelibolu yangınlarını ailemden birilerini kayberdermişcesine izlemiş, üzülmüştüm. Babam ve annemde doğa aşığı insanlar zaten, bu ilgimi hep desteklediler. Zaman ilerledi, yaş büyüdükçe sorunlar farklılaştı, dünyaya bakış açım saflıktan çıkara dönmeye başladı. Büyüdükçe düzene ayak uyduruyorsun! Üzülerek söylüyorum ama gerçekten öyle. Bu gün bir sorunumu çözmek için İş Bankasının müşteri hizmetlerini aradım ve kredi kartımın son 3 faturasını mail adresime göndermelerini istedim. Müşteri hizmetleri görevlisi oldukça kibar bir şekilde yapılacak işlemi onaylayıp onaylamadığımı sordu. Tabiki onaylıyorum, zaten benim isteğim 🙂 Ardından bankanın kağıt faturadan vazgeçtiğim ve doğa dostu olduğum için bana 5 lira hediye edeceğini, bu parayı kartımamı yoksa Tema’ya mı bağışlamak istediğimi sordular. Hiç düşünmedim. Düşünülecekbir meblağ değil zaten. Ama şöyle düşünmek lazım, 5 lira ile birden çok meşe palamutu alınabilir, bu meşe palamutlarından bir tanesi tutsa ve büyüse, büyüyen meşenin gölgesinde bir kişi otursa…  Koşul kipli cümlelerim uzar da gider. Yazın yediği meyvenin çekirdeklerini, kışın dikmek üzere biriktiren bir anne-babanın kızı olarak meşe palamutlarını, Tema’yı ve Hayrettin KARACA’yı nasıl ve neden unuttum? Şimdi nasıl hatırlarım, bir çocuğun saflığına ve herşeyi düzeltebileceğine olan cesur inancına nasıl dönerim???

BİRİ 911’İ ARASIN

Someone please call 911. Bu cümleyi duyduğumuzda yakışıklı adamın yanında ne yapcağını bilmeyen bir kadın bulunur. Adam sokakta yatmaktadır, kadının yüzünde şaşkınlık ve acı karışımı bir ifade vardır.

Yanımda yakışılı yok, sokakta da değilim, kimse benim için 911’i de aramıyor, ülkemizde 911’de yok ama biri arasın lütfen. Onlara olay yerini tarif ederken ‘Herkesin bırakıp gittiği bir sosyal hizmet kuruluşu’, yaralıyı tarifederken ise ’25 yaşında olup daha genç gösteren, kollarını bacaklarını oynatacak hatta konuşacak gücü olmayan, kasları acıyan, başı ağrıyan, beyni kulaklarından akıyormuş gibi hisseden yorgun bir bayan.’ desin. 911 bir ambulans göndersin,beni alsınlar, uzaklarda ki hastanelere götürsünler, 10 gün iş göremez raporu versinler; iş görmeyeyim.

Şuanda içinde olsuğun yerden ve ortamdan ve de fikirsiz fikirlerimden uzaklaşsam, hani denize dalarsında bütün gürültüler yumuşar, sanki perde arkasında kalır ya, işte öyle olsa, sorunlarım bana yıllık izğin verse ya? Hastalıklar bu kızı azat etse ya? Yarın görüşelim ezeli sorunlarım, yarın ağzınıza tükürebilirim, bu gün takatim yok!

COP OUT

COP OUT- BİR GEREKSİZ POLİS FİLMİ DAHA DERKEN DOZAJI ARTAN KOMEDİ

Ankara’da katıldığım bir düğün sonrası eve dönüş için soluğu AŞTİ’de aldım. Otobüse yetiştim ve notebookumun şarj aletini iş yerimde unuttuğum için yanıma alamadığımdan, arabada olan filmlerle idare etmek zorunda olmama biraz içerlemiştim. Film listesinde de doğru düzgün bir şey yoktu. Dikkatimi COP OUT çekti. ‘Öf bir uyduruk polis filmi daha mı? Cehennem Silah’ları, Zor Ölüm’ler yetmedi mi?’ dedim, gene de izlemeye başladım!

Film bildiğimiz aksiyon ve komedi karışık polis filmlerinden değil, hatta polis filmlerinin klişeleri ile dalga bile geçmiş. Beni bol bol eğlendirdi, hatta yan koltuktaki gülmelerimi duyunca ne izlediğimi bile kontrol etti. 🙂  Filmin beğendiğim ve güldüğüm yerleri bir elin parmağını geçer. 🙂 İlk sahne, Knock knock şakası, araba hırsızı, Paul’ün you-tube’a düşmesi, telefon şakası gibi…

Bruce Willis’i sevmem, böyle kısık kısık bakarak oyunculuk olduğuna inanmıyorum. Bir de ağızını yamultarak konuşuyor ya işte orda bitiyor benim için. Hayli yaşlandı zaten, artık emekliye ayrılır sanırım. Bruce’a rağmen filmde ki Tracy MORGAN bomba! 🙂 Adamın ropörtajları bile dakikalarca gülmeye yetiyor. 🙂 Nerde ne söyleyeceği ve ne yapacağı belli olmayan bir garip adam. Filmde de, izlediği filmlerden alıntı yapmaya bayılan bir polisi oyunuyor. Filmin açılış sahneside suçunu itiraf ettirmeye çalıştığı zanlıya bir sürü filmden, Star Wars dahil :), replikler söylemiş ve adamı ambale etmişti. :)Filmi Tracy götürüyor desek yanlış olmaz sanırım, farklı bir elektriği var. Tamamlayamadığı kelimeler bile güldürebiliyor. En sevdiğim sahnelerden birini koydum aşşağıya, ben aynı durumda olsam, bende merakıma yenik düşer ve kim olduğunu soraradım ama asıl komik olan kendi kendine defalarca hayır demesine rağmen genede sormasıydı. 🙂 Film sabun köpüğü evet ama güldürebiliyor. Zor geçen Ankara günlerinin bitiminde ihtiyacım olan bir şeydi. Buyrun, sinema tarihinin en komik knock knock şaka sahnesi;

PORTAKAL OLMAK;ORDA KALMAK

ÇÖL SICAKLARI AYDIN’DA

Havalara sıcak demek sanırım hata olur. Aydın’da yaşayan biri olarak sıcaktan bıktım usandım ve daha ağustos ayını bile görmedik!!! Küre gerçekten ısınıyor olsa gerek. İşte kaç kere lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım, hesap edemiyorum. Allah’tan her gün makyaja ihtiyacım olmayan bir yüzüm var. 🙂

İş yerinde ki klimanın bozulması, 32 saat çalışmış olmam, Aydın’ın bunaltıcı sıcakları beni 17:10 civarlarında delirtti. Toplu taşıma ile eve dönüyordum. Kulağımda Scotty’den yükselen Lady Gaga ritimleri. Arkama yaslandım, araç zaten dışarıdan sıcak, nasıl münkün oldu bilemiyorum ama. İşte tam o esnada kendi kendime ‘Portakal olsam, burda kalsam.’ dedim.

Totomu koltuktan kaldıracak ve yaklaşık8 dakikalık olan ev yolunu yürüyecek takatim yoktu. Salyangoz kıvamındaydım yani; cıvık cıvık. 🙂 Normalde eve geldiğimde ilk işim üstümü değiştirmek olur, bu gün dakikalarca klimamın önünde durdum ve her kimin aklına geldiyse diye dualarımı yolladım. Aynı resimde ki gibi gevşemiştim sıcaktan. 🙂 Kendime gelmem saatlerimi aldı. Yarın da aynı sıcaklık, aynı ter!!! Gönlümce gezdiğim dönemler Nisan-Mayıs ve Eylül-Ekim ayları. Bu nedenle baharları seviyorum. Dört gözle bekliyorum sizi şekerler, ya da kendimi yaylalara vuracağım.!!

SOURCE CODE

SOURCE CODE – KUANTUM FİZİĞİNİ BİLEN VAR MI?

SOURCE CODE, Duncan JONES’un 7.7 puan almış, akıcı ve kafa karıştırıcı filmi.  Film sevgili oyuncumuz Jake Gyllenhaal’in (böyle soyisim mi olur ya, yazmak için ne kadar uğraştım 🙂 ) bir trende aniden uyanması ile başlar. Az yakışıklı, çokça etkileyici olan oyuncumuz şaşkın böcekler gibi nereye gideceğini bilmez hali, filmin açılışı için oldukça uygun olmuş. Bir röportajında Jake bu şaşkınlığını yönetmenin kulağının içine yerleştirdiği bir kulaklıktan birbirinden bağımsız müzikleri dinletmesine borçlu olduğunu belirtmiş. Bende işe yaradığını, izleyici olarak benimde, ‘Olum ne işin var bu trende?’ dediğimi belirtmekte sakınca görmüyorum.

Filmde farklı atıflar var, yada atıf yok da bende öyle bir izlenim bıraktı. Sevgili esas adamımız neler olup bittiğini anlamamış ve bir eğitimde olduğunu düşünerek trende gözlerini ilk açtığında karşısında durmakta olan bayana ‘ Sen güzel kızsın değil mi? Dikkatimi dağıtmak için. Her simülasyonda bir tane vardır.’ demesi ile Matrix’e dönmüş ve kırmızı elbiseli kızı hatırlamıştım. 🙂 Kendini garip, biçimsiz bir küpün içinde bulan askerimizin ‘Goodwin, sana ihtiyacım var.’ dediğinde ‘Houston, we have a problem.’ dememe engel olamamıştım. 🙂

Film kısaca parelel evrenlere erişim sağlayan bir cihazın içinde, beyninin arka tarafı garip bir şekilde traşlı ve kablolara bağlı, göbek deliğinden aşağısı olmayan, yavrum, garibim, Rapid eye movementını (bunu çeviremedim, istemsiz göz hareketi olabilir, hani uyurken gözler oynar ya o işte.) bol bol gördüğümüz bir askerdir. Askeri Source Code adlı makinaya bağlayarak, benliğini, yaşanmış olan kazada bulunan bir öğretmenin bedeninde uyandırırlar. Amaç saldırıyı yapmış olan kişiyi bulmak ve ikinci saldırısını önlemektir. Asker bir kaza geçirdiğini ve makinaya bağlı yaşadığını, cenaze törenin yapıldığını öğrenir ve hayata geri dönemeyeceğini idrak edince göreve 4 elle sarılır ve görevi tamamlar. Yaptığı pazarlık sonucunda bir kere daha aynı trene yollanacak ve o kişilerin hayatlarını kurtaracaktır. Cihazın muciti bunun bir işe yaramayacağını, kazanın çoktan gerçekleştiğini belirtir ama genede kabul eder. Filmin sonunda bir kötü olmalı değil mi? 🙂 Mucit, cihazına uygun başka birini bulamayacağı gerekçesi ile askeri öldürmeme kararı alır. İşte tam burda Goodvin işin içine girer. Anaç duygular ortaya çıkar ve asker öldürülür. 😦 Üzücü gibi gelsede gerekli bir müdahale bence.

Askerimiz parelel evrende tekrar ve sonkez uyanır, bombacıyı bulur, etkisiz hale getirir, Goodvin’e bir mesaj yollar ve mesajın kendisinden geldiğini anlaması için, kapsülün içinde her uyanışında kendisine söylenen metni içeren bir mesaj atar ‘ Lily awoke in an evening dress…’ , esas kızla öpüşür ve paralel evrende, bir başkasının vücudunda yaşamaya başlar. İşte tam bu esnada vücudun sahibinin benliğine ne olduğu, askerin bilinci açık değilken nasıl olupta düşüncelerinin metne döküldüğü, parelele evrenlerde benim nasıl olduğum soruları ortaya çıkar.  Paralel evren var mı? Varsa içinde ben var mıyım? Varsam daha zayıf, daha güzel ya da daha bilgili miyim? Bu sorular filmin sonunda geçerken aklımdan, film güzelmiş de diyordum. İzlemeyenlere tavsiye edilir, sadece Jake için bile izlenebilir.

 

HEAVENLY FOREST-HEAVEN’S POSTMAN

HEAVENLY FOREST-HEAVEN’S POSTMAN – CENNET TEMALI İKİ FİLM BİRDEN

“Cennet gibi.”, “Gizli cennet.” , “Cennetimsi.”  Bir şeyleri hep cennete benzetiyoruz, cenneti görmek istiyoruz, gördüğümüze, ucundan  azıcık tadına baktığımıza inanıyoruz. Her ikisi de yazmak istediğim birer film iken, cennet teması nedeni ile tek postta birleştiler.  Ayrı ayrı yazacak takatim de yok. Öyleyse neden olmasın? 🙂

HEAVENLY FOREST ile başlamak istiyorum. 2006 yılı Japon yapımı bir film olup, çok da akılda kalan bir film değil. Benim aklımda kalmadı şahsen. Bir filmden, hayatının farklı evrelerinde olan farklı insanların, farklı tatlar alabildiğini biliyorum ama ben pek bir tad alamadım. Film, hani ne tatlı ne tuzlu olan saçma yiyecekler olur ya, tadından hoşlanmazsın ama yemeği de bırakamazsın, işte tam öyle . Gene de akılda kalan ufak tefek, saniyelik bölümleri var. O kadar da hakkını yemeyelim. Ne de olsa uzun, upuzun bir film. 🙂  Konudan başlıyorum. Bu asyalılar dramı pek çok seviyor ve insanın içini acıtabilecek kadar dokunaklı işliyorlar. Karşımızda gene  bir dram. 🙂 Olaylar çok güzel bir ormanda patlak vermekte ve kısa süren bir dişi hayatın  ilk ve tek öpücüğü bu ormanda vuku bulmakta. Sanırım Cennetimsi Orman ismi filme yakışmış. 🙂

Üniversite kampüsünde bir aşk filizleniyor. Karakterler hala saf ve biraz şaşkın. Kızımız özellikle oldukça şaşkın, çok ama çok çocuksu, oldukça da salaş. Garip garip kıyafetler giyiyor, dudaklarını devamlı büzülü tutuyor. Çocuksu demiştim değil mi? 🙂 Artık salaş kıza aşık olan adam çok klasikleşmedi mi? Yani yater, biliyoruz o salaş giyinen, şaşkın şaşkın dolaşan kızın bir hatun kişiye dönüşecek, esas adam da onu sevmeye başlayacak. E, yeter. Burda da çok farklı bir durum yok. Adam, çocuksu kızımızla arkadaş sadece, aslında üniversitenin en güzel kızını seviyor. Yavaş yavaş diğerine aşık olduğunu farketmiyor.  Bu arada kızımız da hasta tabi ki. Yoksa adam nasıl pişman olacak değil mi? Adam kızımıza fotoğraf çekmeyi öğretiyor. Kız en başından beri adama aşık ve ulu orta söyleyebiliyor. ‘Büyüyeceğim ve çok sexy olacağım. O zaman pişman olacaksın.’ diyor. Birazcıkta yüzsüz anlayacağınız. 🙂 Kız okulu bırakıp fotoğrafçı oluyor ve ülke dışına gidiyor.

Adam kıza iyice aşık oluyor ve buluşmak üzere sözleşiyorlar. Kız hastaydı ya, bu arada ölüyor işte. Adam pek üzülüyor, aman pek ağlıyor. Ağlayan erkek etkileyicidir ya, bu fırsat kaçmaz diyerek adamı pek çok ağlatmışlar. Şaşırtıcı ve dikkat çekici 2 nokta var: 1) Görseller çok ama çok güzel. Ormanlar, gökyüzü, ağaçlıklar pek güzel kullanılmış. 2) Kızın kendini çektiği bu fotoğraf. Filmde bu sahneyi gördüğümde büyütüp dakikalarca bakmıştım. Çok basit bir fotoğraf aslında ama çok derin aynı zamanda. Fotoğrafta ismini koyamadığım bir şey var. Söylenmemiş şeyleri söylemeye çalışıyor gibi. Kendimi böyle çekip salonumun en orta yerine fotoğrafımı asmak istedim. 🙂 Film bukadar. Çok özelliği yok.

POSTMAN TO HEAVEN-HEAVEN’S POSTMAN ise bambaşka bir hikaye. İzlediğim ilk Güney Kore filmlerinden olup, akılda kalanlar listesine yerleşebilecek kadar güçlü görselleri olan bir film. Fan art’ı bile var. 🙂 Yeşil ve kırmızının farklı bir çekiciliği var. Yemeklerde, yılbaşı temasında hatta bitkilerde bile göze güzel gözüküyor. İşte bu filmde yaklaşık yarım metre uzunluğunda ki yemyeşil otların ortasına kıpkırmızı birposta kutusu koymuş.

Birde mektupları cennete taşıyan postacımız var, kapıyı çalmayan taifesinden. Bu postacıyı, kaybettiği birilerinin ardından acı çeken kişiler görebiliyor sadece. Postacıda aslen komada olan ve cennete bu şekilde hizmet ederek hayata dönecek olan bir adam. Postacı ile mektup sahibi birbirlerini, kızın ölen sevgilisine yazdığı nefret dolu mektupları sayesinde tanıyıp, mektup atan kişilere yardım etmeye başlıyorlar. Kızın yaşadığı acılar azaldıkça postacıyı görmesi azalıyor. Çift birbirini sevmeye başladığında artık ilişkiler son bulmuş oluyor.

 

Adam artık komadan çıkmış fakat postacıyken yaptıklarını hiç hatırlamıyor. Çift bir bankada yada postanede, hatırlayamadım, karşılaşıyorlar. Kız adama bir sarılıyor ki, içimde hissettim. 🙂 Çiftin bundan sonra ki maceralarından bihaberiz. 🙂 Filmizn her sahnesi güzeldi, çayırlar, sessiz deniz fenerleri, geniş, çok geniş kafeler. Yan karakterler güçlü olmasa da ilginç konu ve muhteşem manzaralar filmin izlenmesi için yeterli. Tek sorun şu salaş kız klişesi. Bir de şöyle hanım hanımcık, gayet güzel giyinen bir hatun koyun başrole yahu. Artık saçma etekler ve çirkin çizmeler giyen kısa saçlı salaş kızlardan sıkıldık ya!

SON NOT: Cennnetin postacısı izlenesi bir film. Vakit ayırın, izleyin, pişman olmazsınız.