DRUNKEN TO LOVE YOU

DRUNKEN TO LOVE YOU; DİLİN RİTMİNE ALIŞILIRSA YOĞUN BİR KOMEDİ

DRUNKEN TO LOVE YOU, Love You olarak da bilinen, 2011 yapımı bir Tayvan dizisi. Diziyi www.viki.com da görmüş, izlemeye karar vermiş fakat kullanılan farklı renkler, dizinin huzlı ilerleyen senaryosu, mekan değişikliğinin sık olması ve dilin ritmine alışık olmadığıdan, ilk bölümü bitirmeden kapatmıştım. Bir haftasonu tekar denemeye karar verdim. Verdiğim kaarın yerinde olduğunu düşünüyorum. Dizi oldukça renkli, oldukça eğlenceli. İzlemeye değer, sizi kahkahaya boğacağı kesin. Beğenmeseniz parayı geri ödeme garantisi verseler yeri, o kadar yani. 😀

Dizinin en dikkat çeken bölümlerinden biri olan açılış müziği bile deneyimleyeceğiniz komik anların gelekte olduğu sinyalini veriyor. 🙂 Dizi devam ederken, karakterler arttıkça açılış jeneriğine eklendiler. Böyle bir güncelleme çok hoşuma gitti.

Dizi kısaca kendi erkek ve kız arkadaşları ile evlenmeyi düşünen bir kadın ve bir erkeğin aynı gün içersinde reddedilmeleri ve kafayı düzeltmek için gittikleri barda sarhoş olmaları sonucunda evlenmeleri ve başlarından geçen maceralar olarak özetlenebilir.

Sarhoşken evlenen çift, klasik olarak bir evlilik antlaşması yapar ve bu oyunu 3 ay daha devam ettirmeye karar verir. Bu durum her iki tarafın da çıkarlarına uymaktadır. Bu üç ay boyunca çift birbirine aşık olur, önlerine eski sevgililer, eski arkadaşlar, kayıp bir anne ve esas kızın duygusal travmalar engeller koyar fakat dizi 18. bölümde, çifin gerçek evliliği ile sonlanır. Gerçek mutlu son yani. 🙂

Esas kızımız, Rainie, çocuk yuvasında büyümüş, kendiini mutsuz ve yalnız hissettiğinde yeemek yemeyi alışkanlık haline getirmş, kendi ayakları üstünde durabilen, güçlü bir karakterdir. Evlenip kendi ailesini kurmayı ve onu terkeden annesini bulmayı istemektedir. Çocukluğunda yaşadığı travmalar sonucunda başkasına ait herhangi bir şeyi almaktan nefret eden, duygusal hasarlı, mutsuzluktan çabuk kurtulamayan, aşık olduğu adamın eski kız arkadaşının saçma salak tripleri yüzünden kendini çeken bir hatundur kendisi. Hamile ve gereğinden çok konuşan bir arkadaşı vardır. 🙂 En çok onun laflarına ve triplerine gülünür. Hele hamile arkadaş ile kayıp anne olduğu belli olan fakat son 2 bölüme kadar açıklanmayan anne bir araya gelirse, izleyiciler kendilerini tutamaz. 🙂

Esas adamımız, Joseph, üünlü bir mimar olup, dağınıklığa, pisliğe tahammül edemeyen, oldukça zengin (çok şaşırtıcı 🙂  ), ünlü kız arkadaşı tarafından saklanan ve hatunun kaprisleri tarafından ezilen ve reddedilen bir adamdır. Zat-ı şahaneninde duygusal dengesizlikleri ve yaşanan trajedileri vardır.  Çift sarhoş kafa ile evlenir ve evliliği 3 ay devam ettirmeye karar veriri. Sevgilisi tarafından terk edilen Xiao Ru, oldukça mutsuzdur, kendini durup durup yemeğe veririr. Song Jie Xiu ise mu mutsuzluğu ortadan kaldırmaya çalışır. bu arada çift birbirlerine aşık olurlar ve dizi mutlu son ile biter. Diziyi izlerken, Güney Kore dizilerinin verdiği alışkanlık ile, her olayda aha şimdi çift küser diyerek bekledim, bekledim, bekledim. Anladım ki Tayvan dizilerinde, ya da en azından bunda saçma olaylar trjediye dönmüyor.

Rainie ve Joseph arasında garip bir çekim var. Eğlenceli bir çift olmuşlar. Dizi de dramdan çok komediye yöneldiğinden, dizi için oldukça başarılı baş rol oyuncuları olmuşlar. Joseph’in hızlı konuşmaları, mimiklerini hızla değiştirmesi farklı bir hava katmış. Dizi oldukça eğlenceli, sıradan bir konuyu sıradanlıktan çıkarmayaı başarabilmiş, ilk bölümlerde beyni biraz zorlayan fakat ardından izlenmemesi halinde yan etkiler yaratan bir dizi.  İZLEYİN.

ZAMANA YOLCULUK…

ERGENLİK YILLARI VE ALANYA; YILLIK İZİN VE ZAMANA YOLCULUK

Alanya’da büyümüş biri olarak memlekete dönmek zevkli. Heer kaldırım taşında sanki anılar var. Eğlenceli ve bir okadar da kısa bir Alanya kaçamağının ardından elde kalanlar…

Alanya2nın her yerinden güzel bir manzaaya şahit olabilirsiniz. İstediğiniz her türlü manzaraya; dağ, taş, deniz, orman, turist, yerli… Her türlü manzara

Kalenin manzarası bir başka ama. Çıkarken ve inerken yüreğin hop etsede değiyor cancağazım.

GAMER…

GAMER; OYUNLAR, OYUNCULAR VE KUKLA USTALARI

Film hakkında söyleyecek, yazacak çok şey var. Video oyunlarını sevenler için bambaşka bir tadı olacağına eminim. Ben Filmin ilk müziği (Sweet Dreams- kişiyi kendine getirme ve dikkati filme çekme özelliğine sahip)  ve yukarıda videosu bulunan Sinatra parçasına bayıldım. Müzikler oldukları yerde gayet lezzetliler. Müziklerinin dışında filmin oyuncuları da güçlü. En ön plana tabiki Gerard BUTLER çıkıyor. Bu garip adam aslında avukat olup, oyunculuk için mesleğini bırakmış,sanat için soyunmuş bir adam. İlk filmini hatırlamıyorum ama hiç bir filmi kötü değil dersem yalnış olmaz sanırım. Çoğu filmini izledim, romantik komedi, dram, gerilim, hepsinin altından kalkabilen ama özellikle romantik komediye çok yakışan bir hali-tavrı ve tipi var. GAMER filminde ise oldukça başarılı. Filmden zaten yüksek bir oyunculuk beklenmediğinden, görsel olarak tatmin edici, konusu ile ilgi çekici, eleştirileri ile hedefi tam göbeğinden vuran Gamer, beni Aydın-antalya seyahatim sırasında oldukça meşgul etti, mide bulantımı unutturdu ve uykumu kaçırdı. Filmi ikinci kere izliyor olmamı da işin içine katarsak parlak bir eleştiri elde edilebilir.

Geleleim konuya. Zamanın birinde, uzak uzak bir ülkede video oyunları gerçek kişiler tarafındancanlandırılmaya başlar. Bu oyunlar sosyal ilişki içerikli iken strateji ve savaş oyunlarına doğru yön değiştirir. Hakkında idam cezası verilmiş mahkumların bu oyunların oyuncuları olmalarına ve eğer 30 çarpışma ardında canlı kalırsa salıverilmesine karar verilir. Mahkumların beyinlerine yenihücreler eklelerler. Bu hücreler sayesinde mahkumlar, para ödeyen oyunculartarafından kontrol edilmektedir. Çarpıma süresince mahkum kararları kendi veremez; kukladanbaşka bir şey değildir.

Esas adamımız askeri birlikte iken gönüllü olarak beyne nakledilen hücre çalışmasına katılmış, üzerinde bazı deneyler yapılmış ve çok şey bildiği için tuzağa düşürülerek idam cezası almış biridir. Yetkililer adamın ölmesini istedikleri için oyuna dahil olmasını sağlar. Bilmedikleri bir şey vardır, her filmde bir yağız delikanlı olmalıdır. Bu filmin yağız delikanlısı da Gerard’dır.

Kendisi çarpışmalarla boğuşurken, eşi parasızlıktan sosyal ilişki içerikli oyunda oyuncu olmuştur. Karısını bu hayattan çekip almalı, kızını çocuk koruma sisteminden kurtarmalıdır. Bütün bu saydıklarım tabi ki olacaktır. 🙂 Filmin başka türlü tadı çıkmaz zaten.  🙂

Filmi benim için çekici kılan yönlerinden biri Mivheal HALL ve Milo’yu filme dahil etmiş olmaları. Sevilmeyen sevgili seri katilimizin bu kadar başarılı olacağını düşünmezdim açıkçası.Oyunculuk dışında dans yeteneklerine de şahit oluyoruz. Milo’ya gelince, onu latexler içinde görmek hoş olmasa da, doğal olmayan kahkahaları, boş yüz ifadesi ile karaterin gerektirdiği duruşu sergildiğine inanıyorum. Bu adamında baş rol oynadığı filmler göreceğiz inşallah.

Demem o ki, Gamer Video oyunları ile ilgilenenler için güzel bir film, ilgilenmeyenler için ise ilgi çekici bir film. Bu filmi izleyipte, izlerken sıkıldığını söyleyecek kişi sayısının bir elin parmağını geçmeyeceğini düşünüyorum. İzleyin, izletin…

Darwin, sen bu teoriyi, insanlık aptal kutusu önünde iki büklüm olsun diye mi düşündün?  🙂

YILLIK İZİN…

 

YILLIK İZİN; UZUN UYKULAR, SIKINTISIZ GÜNDÜZLER 🙂

Yıllık izne çıktım. Çok uzun zamandır, herkes tatile giderken ben bir başıma, sosyal serviste kalakalmış, bunaldıkça bunalmıştım! Sonunda o büyük gün geldi çattı. Cumartesi gecesi nöbetçi, pazar sabahı yolcuydum. Nöbetten çıkıp, eşyalarımı sonkez kontrol edip, çiçekleri uzun bir susuzluk dönemine hazırladıktan ve banyo yaptıktan sonra kendimi Nazilli otogarına atabilmiştim. Nöbetin ve acele etmenin yorgunluğunun yanında valizlerimin verdiği yorgunlukta vardı.

Şimdiye kadar, özellikle üniversitede okurken, çok büyük valizlerle yolculuk ettim hiç biri beni bu kadar yormadı! Baksana kaç çanta, bunları taksiye bindirene kadar canım çıktı!!! Beni yolculayan ve karşılayanlar valizlerim için hiç söylenmedi, hiç surat asmadı. Halbu ki ben, kendi valizlerimi taşırken kendime ne laflar ettim, neler neler söyledim. 🙂 Bu nedenle geçmişe sağlam bir teşekkür yolluyorum.

Sadece 10 günlüğüne gidiyorum ama evde hiç kıyafet bırakmadım. Bir tek döndüğümde giymek üzere 3 çeşit kıyafet kaldı. Hepsi şuan yanımda, annemlerin evinde. 🙂 Babamdan kıyafetleri görünce, benimle değilde valizlerle konuşuyormuşcasına ‘ Amma da çokmuş!!’ gibi cümleler bekledim. Beklediğimi bulamadım. Babam beni çok özlemiş olmalı ki fark etmedi. İlerleyen günlerde dağınıklığım su yüzüne çıktığında lafları yerim artık. 🙂

Vay anasını, çok uzun zaman sonra Side’deyim. 🙂 Hava çok ama çok sıcak. Sıcak olmanın yanı sıra nemli. Her yerim vıcık vıcık ter oldu!!Buna rağmen yüzümden gülücük eksilmiyor.  Yapacaklar listesi uzun mu uzun. İlk önce parasailing yapılacak, korkmazsam jetski sürülecek, yanılacak ve bronzlaşılacak, kilo verilecek yada anne yemeklerinden kaynaklı kilo alınmayacak, eski arkadaşlar ile görüşülecek…

Yaşasın izinde olmak, yşasın ailenin yanında olmak ve yaşasın deniz kenarında olmak.  🙂

 

GOING BY THE BOOK

GOING BY THE BOOK – ALIŞILMADIK BİR KOMEDİ

GOING BY THE BOOK, 2007 yapımı, alışmadık, ciddi bir komedi. Güney Kore’nin küçük bir şehrinde sıklıkla banka soygunu yaşanmaktadır. Şehre yeni bir emniyet amiri gelir. Yaşanan hırsızlık sorununa, hiç bir senaryoya bağlı olmayan, tamamen doğal gelişen bir tatbikat ile son verebileceğini düşünür. Yanılır. 🙂

Film bir polis memurunun özenle giyinmesi ve beyaz eldivenleri takması ile başlar. Esas adamımız dedektifken, valinin karıştığı rüşvet davası ile ilgilendiğinden trafik polisliğine düşürülen, işini ciddi yapan bir adam. Tatbikat kararı alındıktan sonra memurlar arasında oynanacak roller için kurra çekilir, kendisine devriye rolü çıkan esas adamın rolü, emniyet amiri tarafından, hırsız ile değiştirilir. Esas admımız burda dikkate değer tek bir cümle der: ‘Pişman olabilirsiniz.’  🙂 Yanılmaz. 😀

Bir süre suçlu pskikolojisini anlamaya çalışan polisimiz araştırma yapar, kendine giyecek uygun kıyafetler ayarlar, bir tüfek yapar, hırsızlık filmleri izler, tatbikata hazırlanır.Görevine odaklanmış polis-hırsızımız yakalanmamak ve soygunu başarı ile tamamlamak için elinden geleni yapar. Soygun gerçekleştirilirken gayet kibar olan hırsızımız, rol icabı öldürmek zorunda kaldığı kişilerin boynuna ‘öldü.’ yazısı, bağladığı rehinelerin boynuna ise ‘bağlı.’ yazısı asar. 🙂 Her türlü olasılığa hazırdır.

Yaklaşık 30 dakika sürmesi gereken tatbikat saatlerce sürer ve rehinelerin kaçırılması, paranın bankadan çıkması ve hırsızın ve son rehinenin ölümü ile sonlanan tatbikat kolluk kuvvetleri açısından oldukça başarısızdır.

GOING BY THE BOOK, özet olarak işlerin kitabına göre gitmediğini anlatan, ağır bir tempoda ilerleyen fakat komedisi oldukça güçlü, ‘bu bizim ülkede de var.’ dedirtebilecek uluslar arası eleştirilere sahip, zevkle izlenen, mizahın tahmin edilmeyecek bir yerde ortaya çıktığı kara komedilerden. İzlemeyenlere izlemesi tavsiye edilir. İzleyenlere, izlemeyenlere tavsiye etmeleri tavsiye edilir. 🙂 😀

DİDİM KAÇAMAĞI

KAÇAMAK – ZİHNİ FERAHLATMAK, SİNİRLERİ GEVŞETMEK, DERTLERİ KESELEMEK  VE EŞELEMEK 🙂

Sosyal Hizmetlerde bir osyal Hizmet Uzmanı olarak çalışmak oldukça zor. Bu olağan sıkıntının üzerine bir de işyerinde ki aksaklıkları+ergen genç kızları ekle! Ömrümden nömür gidiyor resmen. 😦 Bu nedenle kaçamaklara ihtiyaç duyuyorum.Zaman zaman da yapıyorum. İşte bu Didim kaçamağım. 14 yıllık, eski mi eski, iyi mi iyi, pamuk şekeri gibi sevgili arkadaşım Mügem ile birleşecek ve güzelce, kadın kadına, dedikodu dolu, kahkaha dolu, eski anılar, gelecek planları dolu günler geçirecektik. Nitekim öyle oldu. Sanki anamın evine gitmiş gibi oldum. 🙂

Kaçamak Didim kaçamağı ama Kuşadası seferleri ile başladı. Kuşadası’nda bulunanan Seapark’ta başladık rahatlamaya ve ağız dolusu gülmeye, hafifiten ürkmeye. İlk yaptığımız köpekbalığı havuzuna girmek oldu. Tanrım, biz böyle JAWS beklerken, bildiğin evcil köpekbalıklarının yanına dalmak, suyun derinliklerine doğru giderken bizi gerse de Mügenin şnorkel kullanma çabaları, köpekbalıklarının bizi takmaması, suyun pis olması gibi nedenlerle kahkahalarla son buldu. Yani, eğlenceli fakat tatmin edici olmaktan uzak bir köpekbalığı deneyimiydi. Ardından egzotik balıkların olduğu rivayet edilen havuzda yüzmeye gittik. Arkadaş, iki tane egzotik balık atmışlar, böle sarılı, siyahlı felan. Gerii bildiğin kefal, çupra, karagöz felan. 🙂 Genede eğlenceliydi. Balıklara bu kadar yakın olmuşuzdur muhakkak. Alanya’da büyüdük çünkü. Ama bukadar yakın olduğumuzu hiç bilmedik, hiç karagözden bu kadar korkmadık yani. 🙂 Ardından havuz görevlilieri bizim kahkahalarımızın arasından vatoz besleme saaati olduğunu haber verdi. Besledik diyemeyeceğim, bsledim. Mügem korktu yada tiksindi bilemiyorum, ya da bunlar sadece bahaneydi? 🙂 Çok şekerler, çok! Ama tehlikeli hayvanlar. Kuyruklarının altında bir dikenleri oluyormuş, oda adamı haşamata çeviriyormuş. O dikenler alınmış tabi ama gelde bunu yurdum insanına anlat. Ayaklarıma böle yumaşak bir şeyin dokunduğunu hissetmeme ile Müge’den ‘ayağının altındalar!’ cümlesini duymam bir oldu. İşte o an ölüyorum sandım. 🙂 🙂 Zamanla onlar sana sen onlara alışıyorsun. Ağzına balık bile veriyorsun.  🙂

Kuşadası Seapark’Ta eğlenceli bir günden sonra ilk hedef Didim’di. Didim’in küçüklüğünden şikayet eden ahiretliğim beni tek çarşısı ve caddesine götürdü.Hakkaten küçük ama canlı. Şimdi yüksek sezon tabi.

Orda küçüklüğümüzden, Alanya caddelerinden kalma buzlu badem gördük. Müge ısmarladı bana. Ama altındeğerinde. 100 gr 5 lira! Neyse aldık tabi. Çocukluğa döndük. Bu çocukluğa dönmek bedava olmuyor ki. 😀 O gece fahri annem sayılan Birsen teyzenin bize hazırladığı çift kişilik yatakta nasıl uyudum bilmiyorum. Kısmi komaya girmiş olmalıyım yorgunluktan. 🙂 Ertesi gün ilk hedefimiz Apollon Tapınağı’ydı.

Oldum olası tarihi yerleri sevmişimdir. Oraları gezerken aklımdan geçen şeyler ‘Bu köşelerde kim bilir ne kavgalar, ne aşklar, ne ihtiraslar ve hırslar yaşandı.’ olur. Bu duyguyu Efeste, tapınağın dar sokaklarında da hissetmiş, etek hışırtıları duyar gibi olmuştum. Bu manevi hırsları tapınaklara yakıştırmak pek uygun değil tabi ama onlarda insandı. İnsanın olduğu yerde hırs olmaması pek mümkün değil. 🙂 Didim Apollon  Tapınağını gezerken de aynı düşünceler, aynı fikirsiz fikirler aklıma hücum etti. 🙂 Apollon tapınaklarının özelliklerini biliyorum, Apollon’u biliyorum, Yunan mitolojisinin genel çerçevesini de biliyorum fakat bu tapınakta sanki farklı birşeyler var. Şuanda kadar gittiğim tapınaklarda ne biliyim, ibadet alanları, yatak odaları, sunak gibi alanlar olurdu. Bu tapınakta sanki halka seslenilecek, meclisi toplayıp konuşulacak yerler gibiler. Devasal bir yapı. Bukadar yüksek duvarları sanırım bir tek Efes’te gördüm.

Etkilendim açıkçası tapınaktan. Büyükler, kocamanlar. bunların yanında ne yazıkki tapınak alanı yeteri kadar temiz ve düzenli değil. Sadece iki sütün ayakta kalabilmiş, duvarların yarısı ayakta. Etraf incir ağaçları ve zeytin ağaçları dolu, çöp dolu. Yapmayın sevgili idareciler, yöneticiler, kendine başkan diyen belediyeciler. Ayıptır. Günde kaç ulustan kaç insan geliyor. Bir tapınağı adam edemez miyiz ya? Bizim arkeoloji bölümleri boşunamı öğrenci mezun ediyor? Bir projeye bakar. Millet zaten cv ye koyacak faaliyet arıyor.

Taşlara çıkarken çok zorlandım. Klasik söylenmeleri tekrarladım. Bu eski insanların bacakları ne kadar uzunmuş! 🙂 O merdivenleri çıkışımı tarif etmek bile istemiyorum. 😀

Bir koridor yada alan yada bir şey işte, aşşağıda fotoğrafı. Orda ellerimi, kollarımı açarak dönmekten alamadım kendimi. 🙂 Çok eğlendim, anlatamam. Sanırım nereye gittiğine bağlı olduğu kadar kiminle gittiğine de bağlı.

 

YEŞİL VADİ BİZİMDİR!

TOSUN PAŞA-TÜRK SİNEMASININ KOMEDİDE EN ÖNEMLİ BASAMAĞI

Uzun zamandır TRT izlemiyorum. Halbuki hatırlıyorum, haberler eskiden ‘Ajanstan’ alınırdı. Şuanda TRT’nin zerre kadar güvenirliliği yok. Adını AK TV diye değiştirse ilgi bile uyandırmaz. Ama zihniyetlerini çizgi filmlerde ki nenelerin başını kapatmak, amerikan çizgifilmlerine ‘İnşallah, maşallah.’ dedirtmekten ileri götürmeyeceklerini sandığım sevgili ‘devlet’ kanalımız en çok bilinen Türk Filmlerinden olan Tosun Paşa’ya çağdaş bir ülkeye uymayacak bir sansür uyguladı. Tek dertleri de dizlerinden altı ve omuzları gözüken kadınların gözükmesini engellemekti. Neymiş efendim, yayın akışına uyum sağlamışlar. Lan 25 dakikalık yayındakışında aksaklık mı olur? Olursa bu yayın akışını düzenleyen adam işini tuvalette mi yapıyor??

Tosun Paşa, Türk sinema tarihinin en komik ve replikleri en akılda kalıcı filmlerinden. İki ailenin ‘Yeşil Vadi bizimdir!’ diyerek bir koruya koşuşuturmaları akıldan çıkması zor bir sahne. Büyük bir yeşillik gördüğünde bu repliği tekrarlayan insanlar biliyorum. Şener ŞEN’in usta oyunculuğuna, Müjda AR’ın alımına, daha bir çok sanatçının katkılarına değinmeye gerek bile yok. Adile ablanın hamam sefasında attığı göbeklerin, kadınların birbirlerini yemesi, Kemal SUNAL’ın üstün komedisi… Filmin kesilecek hiç bir yeri yok. Yıl 2011, el insaf sevgili TRT müdürleri, müdür yardımcıları. Bu film 1976 da 85 dakika olarak çekilmiş ve günümüze kadar da o şekilde izlenmiş. 3 tane peştemalli kadının ahlakınızı bozacağını sanıyorsanız ve bu nedenle filmi 55 dakikaya indirdiyseniz, sizin bozulacak bir ahlakınız yok. Ahlakınızın olmadığından haberiniz yok! Türk gençliği, aile yapısı Adile ablanın peştemalli hali ile ahlakını bozmaz. İçinizde yaşamakta olan ebedi ergeni bir zahmet öldürün.