BİR PAZARTESİ DAHA…

Söylediklerinize dikkat edin, düşüncelerinize dönüşür…

Düşüncelerinize dikkat edin, duygularınıza dönüşür…

Duygularınıza dikkat edin, davranışlarınıza dönüşür…

Davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklara dönüşür…

Alışkanlıklarınıza dikkat edin, değerlerinize dönüşür…

Değerlerinize dikkat edin, karakterinize dönüşür…

Karakterinize dikkat edin, kaderinize dönüşür…

Mahatma Gandhi

VAY, VAY, VAY, LAFLARA BAK… Gene bir pazartesi, içimde çalışmama isteği, sol böbreğimde ağır bir ağrı, aklımda hafta sonunun hoş anıları, ayağımda yeni aldığım lacivert ayakkabılarım… Ne olacak benim halim? Saat 10:30 sularıydı dilimin ucuna ‘ Öğlen arası gelse, akşam gelse, cuma gelse.’ cümleleri geldi ve öylece, kontrolüm dışında döküldüler usul usul. Halime güldüm sonra. 🙂 Daha önümde koca bir hafta var. Ama yapabilirim, hafta sonu perileri beni ziyaret ettiler ve bana bir sürü kahkaha hediye ettiler çünkü. Bu gece ki nöbeti geçirdiğimde başka hiç bir sorunum kalmayacak 🙂 Hafta bitmiş gibi olacak ve en sonunda  bitecek de.

Gandhi, sevgili Gandhi ard arda dizmişsin cümleleri. İyi etmişsin de pazartesi sendromu yaşayan, gereksiz bilgileri seven bir sosyal hizmet uzmanını zihnin ne derece karıştıracağın hakkında bir fikrin var mıydı?   Karışıklıkları çözelim, çözülmeyen yumakları atalım gitsin.

Reklamlar

NAIL ART…

Oje diyip geçme arkadaşım. Nekadar çeşidi var, kaç para haberin var mı? Bugün bir oje sürmek sanat olmuş. Aşşağıdakilerin hepsi benim elim, hepsi benim ojelerim. Bayıldım bunlara. Maaşımın bir kısmını ojeye yatırabilirim, oje için ayrı bir dolap bile alabilirim. 🙂 Okadar yani. Gururla sunarım efendim. 🙂

image

image

image

image

image

BİR KÖY RALLİSİ

MEMLEKETTE RALLİ SEVEN ÇOK

Canım memleketimde ralli seven çokmuş. Halbuki başbakanımız Peugeot’a, Porsche’ a binmeyin dedi. 🙂 Gene de bizim halk binemesede,  iyi arabaları izlemekten hoşlanıyor demekki. 🙂

Ben hiç haz etmem. Formula 1 yarışlarını hele hiç anlamıyorum. Tamam arabalar güzel, ee bazı şoförler de fena değil hani (Jenson Button, isimde veririm 🙂 ) ama şoförü zaten göremiyorsun araba sürerken, ozaman saatlerce sadece vınnnn sesini duymak ve hızlı geçen arabaları görmek neden güzel olsun? Kenarda ki kızlarda dikkatimi çekmiyor. 🙂 Acaba benzerlerinin karşı cinslerini mi koysalar pist kenarlarına? Ozaman ilgi artar mı ki? 😀 Neyse, memlekette araba yarışı seven çok, demem o ki. Al işte Ege’nin küçük bir şehri olan Aydın’ın gene küçük bir köyü olan İsabeyli’de bir tırmanma yarışı var. Tırmanma yarışı ne mi? Bir fikrim yok. 🙂 Dağ tepe gidiyorlardır büyük ihtimalle. 🙂

image

İzmir’de yapılacak olan yarışmaya hazırlık gibi oluyormuş, iyi oluyormuş, öyle diyolar (http://www.rallidergisi.com/2011/04/01/isabeylide-s2000-surprizi/) 🙂

Ben arabaları anlamayan biri olarak bunu neden yazdım? İnan yazarken ben de sorguladım kendimi. 🙂 İsabeyli Belediye Başkanını övmek için. Her kimsen Başkan, bu kadar küçük bir yerde bu yarışı yapabildiğin için seni tebrik ederim.

KİTAP YURDU, KİTAP KURDU….

 

OKUMAK VE OKUMAK VE GENE OKUMAK…

İyi bir okuyucu olduğuma inanıyorum. Okumayı özellikle sevdiğim kitap türleri olmasına rağmen ‘Ben beyaz dizi okumam.’ , ‘Polisiye mi? Ben politik kitap okurum.’ gibi gereksiz ve o kitap türlerini okuyanı ezici cümlelerim yoktur. Bazen bir beyaz dizi ruhsal ihtiyacınızı giderebilirken bazen Che’nin Savaş Anıları sizi alıp Küba’nın kırsalına götürebilir.Hayatın farklı dönemlerinde farklı edebiyat türlerine ihtiyaç duyabilirsin. İlginç değil bu.

Ben her tülü kitabı okumakla beraber bazı yazarların yanına bile yanaşmam. Raflarda onları bir başına bırakırım. Elime bile almam. Doğru değil yaptığım ama düzeltemiyorum. Bu yazarlar arasında ilk üçü göğüsleyen Murathan MUNGAN, Ahmet ALTAN ve Orhan PAMUK’tur. Öyleydi yani. Bu üç yazarın benim için ortak noktaları her birinden kitap okumaya çalışıp kitabın sonunu zor getirmiş olmam. Benim için zorlayıcı, sıkıcı ve olumlu etki bırakmayan birer deneyim olduklarından, aldıkları ödülleri bile umursamadan kitapçı raflarında onları görmezden gelebiliyorum. Ta kii… 🙂

Yaklaşık1.5 metre sağımda bir Psikilog oturmakta. Son dönemlerde pek çok kitap muhabbeti yapıyoruz kendisi ile. Bana bir gaflet anında Murathan MUNGAN’ın iki kitabını önerdi. Anında, hiç düşünmeden hatta reflex olarak kocaman bir ‘ HAYIR.’ çıktı ağzımdan. 🙂 Kitaba bir şans vermemi söyledi ve istemesemde iki kitabını getirdi . Biri yukarıda fotoğrafı bulunan Mahmud ile Yezida. 🙂 Bir tiyatro metni olan Mahmud ile Yezida oldukça dokunaklı, iyi yazılmış ve okuyucuya – hatta yazarı sevmeyen okuyucuya bile- ulaşabilen bir eser. İlk üç sevilmeyen yazar listem değişmiş bulunmakta. 🙂 Yeni sevilmeyecek yazarlar arıyorum 🙂

image

Ben sadece okumayı sevenlerden değilim. Kitapları da seviyorum. Okuduktan sonra kitabını başkasına verenlerden hiç değilim. Olmadık zamanlarda o kitabı tekrar okumak isteyeceğimi biliyorum çünkü. Birinden emanet aldığım kitabı çok beğenirsem kütüphanemde olsun diye ilk fırsatta alırım kitabı. Emanet aldığım kitaplara gözüm gibi bakarım, benimkine gözü gibi bakmayacak kişilere kitap vermem. 🙂 Yani hassasım bu konuda. 🙂 An itibarı ile okunmayı bekleyen okadar çok kitabım var ki… 🙂 ZAmanı gelecek inşallah. Kitap alışverişlerimi de şu anki yaşam koşullarıma göre iki yerden yaparım: 1) DNR 2)da Kitap Evi

DNR ı anlatmaya gerek yok zaten. 🙂 Orası cennetten bir köşe olmalı. 🙂 Ada Kİtap Evi’ne gelince; Nazilli’de ikinci el ve okunmamış kitapları satan, oldukça merkezi bir yerde bulunan bir kitap evi kendisi. İki katlı. Üst katında güzel kitaplar var. Dükkanın bir de Özgür diye bir çalışanı var. Adama bir kitap sor, yazarın bütün eserlerini anlatsın sana, okadar . 🙂 Okuduğum yabancı yazarların cümlelerinin çevirisi benim için oldukça önemli. Bu nedenle çevirinin kalitesini de soruyorum ve sorduğum 10 sorunun 8’ine cevap alabiliyorum. 🙂 Bu hafta gene durağım orasıydı. Bomba kitaplar aldım. Gece Yarısı Kitapları diye bir serinin bazı üyelerini aldım. Kitapların tasarımı, sayfaların dokusu… Kitaplar benim gibi sadece okumayı değil kitapları da sevenler için oldukça ilginç.

image

Selçuk DEMİREL bu seride Dolambaç diye bir kitap çıarmış. Paris’te yaşayıp Türk ve çeşitli yayınlara  çizerlik yapan Selçuk’un bu çalışmasına bittim. Kitabı elimde evirdim, çevirdim, kafamı bir sağa eğdim baktım, bir sola. Sanata öyle bakılır çünkü. 🙂 Birazda gözlerimi kısarak baktım. Birşey değişmedi. 🙂 Bu adam benim için çok sorunu olan, bunalmış, zeki bir adam.

Bazen, kafamda çok konu olduğunda ve bu konulara çözüm bulamadığımda beynimin her yerinin karıncalandığını ve acıdığını düşünürdüm. Beyim kıvrımlarımda küçük, milyonlarca ayağı olan böceklerin gezdiğini düşünürdüm. Meğer onlar hiç bir yere ulaşmayan oklarmış. 🙂 Selçuk bunu neden ve nasıl bir haldeyken çizdi bilemiyorum ama bu benim çok şey düşünüp aslında hiç birşey düşünemediğim, hissiz anlarımın görselidir.  🙂 Eline sağlık

 

NİL’İN KELEBEKLERİ

NİL’İN KELEBEKLERİ-YOĞUN BİR ZİHNİN ESERLERİ

Nil KARAİBRAHİMGİL (yeni soyadını bilmiyorum, bilmeye de ihtiyacım yok) garip bir kadın. Buna şüphe yok. İçinden geleni bastırma gibi bir dürtüsü olmadığını düşündürten, ‘ya bana da böle oluyor.’ cümlelerini kurdurtabilen, sıcak kanlı, güzel, ulaşılabilir ama bir okadar uzak kalan bir kadındır. Hürriyet gazetesinin Kelebek ekinde yazılar yazar. Yazıları çoğunlukla içimde ki küçük kız çocuğunu uyandırır, gözümün önüne bulutlar, pamuk şekerleri gelir. 🙂 Yazı basit gibi görünse de en içime dokunur, yetişkinliğe girmeyle öldüğünü tahmin ettiğim düşüncelerim ve isteklerim canlanır, suratımda kocaman ama kocaman bir gülümseme belirir. Nil KARAİBRAHİMGİL benim en içime dokunabilen bir kadınken, onun yaptıkalrını desteklememek biraz saçma olurdu.

Köşe yazılarından oluşan bir kitap yayınladı; Nil’in Kelebekleri.  Şimdi bir internet sitesi var( http://www.nilinkelebekleri.com/  ) ve bu internet sitesinde kitabına seçtiği yazılarını temsilen her yazıya bir ağaç koymuş, ağaç okuyucuların beğenmesi ve yorum yapması ile büyüyor. Ağaç yeteri kadar büyüdüğünde Nil her sanal ağaç için bir gerçek ağaç dikecek. Böylelikle kitap için kullanılmış olan sayfalar doğa anaya geri dönecek. Kampanya tabi ki Tema işbirliği ile yapılıyor. Nil’in dikeceği sadece 140 ağaç ama hangimiz ömrümüzce 140 ağaç dikebiliriz ki? Benzeri bireysel çabalar olmalı ki toplu çabalar için şevke gelelim. 🙂 TEMA ve NİL, tebrikler.

NE CAMDAN AYAKKABI, NE BALKABAĞI…

CINDERELLA’S SISTER-SEVGİLİ DÜNYA,BU GECE DÖNME, DUR

Cınderella’s Sister 2010 yapımı, bir sezon boyunca bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar güldüren, sasarlı demek istemezdim ana karaktere ama sanırım en iyi tanımlama bu olacak bir kızın trajedilerini konu alan bir dizi. Soğuk kalpli kız kardeşin sevebilen ve bunu ifade edebilen bir kadna dönğşme tecrübesi ile karşıkarşıyayız. Saniyeler önce diziyi anlatabilmek için yazdığım koca bir paragrafı sildim. Diziyi öle uzata uzata, karakterlerini inceleye inceleye anlatmak istemiyorum. Bu bir masal uyarlaması. Masalın aslında bulunan camdan ayakkabı ve balkabağı hariç herşey dizzide mevcut.  İyi kalpli baba, saf ve köylü tarafından sevilen kızı, kötü kalpli üvey anne ve cadı kızı, iyilik perisi ve tabiki yakışıklı prens. Bütün karakterler günümüz koşullarına uyum sağlamış durumdalar. Masaldaki gibi gerçeklerden uzak değiller. Üvey anne hayatına pek çok adam girmiş ve tek umursadığı sosyal güvence olan ve sevgisini ifade edemeyen bir kadın. Baba kendi halinde, kalbi sevgi dolu bir adam. Külkedisi  çocuksu ve can sıkıcı derecede saf bir kız. Külkedisi’nin kız kardeşi, yaşadıkları ve sevgisiz annesi nedeni ile savunma mekanizmalarını insanlarla sınırlı iletşim kurma üzerine kurmuş, sinirli ve asi bir kız. Yakışıklı prens aslında yakışıklı da değil, prenste. İyilik perisi Külkedisi’nin kız kardeşini derinden seven ve ona yardım etmeye çalışan bir adam. Artık öle yekten orataya çıkıpta iyilik yapan olmadığından bu rolde tabiki bir çıkar lişkisi olmalıydı.

Neyse, gene uzun oldu 🙂 Diziyi izlemeye bu hafta içersinde başladım ve bugün bitirdim. İlk izlemeye başladığım gece sabah 5’e kadar izlemiştim fakat sonrası pek sarmadı. Dizi pek çok Güney Kore dizisinde olduğu gibi güçlü başlayıp 12.-16. bölümlerde yavaşlayıp son iki bölümde tekrar hızlandı. Artık bu sürece alıştığımdan pek yadırgamadım.

Diziyi bitirdikten sonra hç bişey izleyemedim. Kafamı veremiyorum. Hala aklımda devamlı koşan o mutsuz, kaçmak için fırsat kollayan kız var. Kaçmak asında bukadar kolayken bizi olduğumuz yere bağlayan ne kadar çok ilişkimiz var! Cinderella’s Sister benim için, ağlak eserleri sevmemem ve daha çok komedi türüne yönelmem nedeni ile az sayıda beğenilen ağlaklar listesinde I AM SORRY I LOVE YOU’nun yanında yerini almıştır.  Moon Geun Young ilginç bir yüze ve fevkalade bir oyunculuğa sahip. Özellikle depresif, hüzünlü, acı çeken  ve asosyal roller tam bu dişinin işi. Korku, acı, hüzün, sinir bütün bu yoğun duyguları seyirciye aktarabiliyor. Ben algıladım yani.

Dizinin görsellerine bakarken karlar içinde bazı fotoğraflar gördüm ama dizide yoklardı. Son bölüme kadar bekledim, ha geldi ha gelecekler diye ama yok. 😦 Fotoğraflar oldukça başarılı, filme çekilmiş olsalardı baya iyi olurdu. En son aşşağıda ki videoyu buldum. Dizi yayınlanmaya başlanmadan yayınlanmış, trailer niyetine ama neden? Dizi ile bir tutarlığı yok. G.KOreli senaristler bir garip. Yani  Külkedisi varken kim kızkardeşinin hikayesinni yazar ki? Diziyi izlemeyi bıraktığım zamanlar hep bunu düşündüm. Çok yaratıcı bir ekip olmalı. Acaba bizim Yılan Hkayesi, Ezel, Kuzey-Güney gibi dizilerimizi de adam edebilirler mi? 🙂 Neyse video aşşağıda. Koyması benden izlemesi sizden.

Bu sahneden çok etkilenmiş ve adamın gözlerini aça aça kaçan Eun Jo’ya baktığı yerde bende aynnı tepkiyi vermiştim. 🙂 Böyle saçlarım olsun istiyorum 🙂 Dizide ana karakterimize katılmış olan kaçma dürtüsüne bayıldım. Zaman zaman bende de oluyor fakat ben bir drama oyuncusu olmadığımdan olduğum yerde kalıyorum mecburen

THE LONELY- C. PERRI

HATUN KİŞİ YAZMIŞ, OKUMUŞ; BİR BAŞKA HATUN KİŞİNİN KALBİNE DOKUNMUŞ!

 

2am, where do I begin
Crying off my face again
The silent sound of loneliness
Wants to follow me to bed

I’m the ghost of a girl
That I want to be most
I’m the shell of a girl
That I used to know well

Dancing slowly in an empty room
Can the lonely take the place of you
I sing myself a quiet lullaby
Let you go and let the lonely in
To take my heart again

Too afraid, to go inside
For the pain of one more loveless night
For the loneliness will stay with me
And hold me till I fall asleep

I’m the ghost of a girl
That I want to be most
I’m the shell of a girl
That I used to know well

Dancing slowly in an empty room
Can the lonely take the place of you
I sing myself a quiet lullaby
Let you go and let the lonely in
To take my heart again

Broken pieces of
A barely breathing story
Where there once was love
Now there’s only me
And the lonely…

Dancing slowly in an empty room
Can the lonely take the place of you
I sing myself a quiet lullaby
Let you go and let the lonely in
To take my heart again…

Bir varmış, bir yokmu; kalın ile yazılan cümleleri bu kadın yaşamış. Yaşamış ve o durumdan kurtulmuş. 🙂 Hep Nazilli’nin, Çanakkale’nin mi kurtluşu kutlanacak? Ben de eski halime dönüşümü kutluyorum, kutlamaları hiç bitirmiyorum. 🙂