BİR PAZARTESİ DAHA…

Söylediklerinize dikkat edin, düşüncelerinize dönüşür…

Düşüncelerinize dikkat edin, duygularınıza dönüşür…

Duygularınıza dikkat edin, davranışlarınıza dönüşür…

Davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklara dönüşür…

Alışkanlıklarınıza dikkat edin, değerlerinize dönüşür…

Değerlerinize dikkat edin, karakterinize dönüşür…

Karakterinize dikkat edin, kaderinize dönüşür…

Mahatma Gandhi

VAY, VAY, VAY, LAFLARA BAK… Gene bir pazartesi, içimde çalışmama isteği, sol böbreğimde ağır bir ağrı, aklımda hafta sonunun hoş anıları, ayağımda yeni aldığım lacivert ayakkabılarım… Ne olacak benim halim? Saat 10:30 sularıydı dilimin ucuna ‘ Öğlen arası gelse, akşam gelse, cuma gelse.’ cümleleri geldi ve öylece, kontrolüm dışında döküldüler usul usul. Halime güldüm sonra. 🙂 Daha önümde koca bir hafta var. Ama yapabilirim, hafta sonu perileri beni ziyaret ettiler ve bana bir sürü kahkaha hediye ettiler çünkü. Bu gece ki nöbeti geçirdiğimde başka hiç bir sorunum kalmayacak 🙂 Hafta bitmiş gibi olacak ve en sonunda  bitecek de.

Gandhi, sevgili Gandhi ard arda dizmişsin cümleleri. İyi etmişsin de pazartesi sendromu yaşayan, gereksiz bilgileri seven bir sosyal hizmet uzmanını zihnin ne derece karıştıracağın hakkında bir fikrin var mıydı?   Karışıklıkları çözelim, çözülmeyen yumakları atalım gitsin.

NAIL ART…

Oje diyip geçme arkadaşım. Nekadar çeşidi var, kaç para haberin var mı? Bugün bir oje sürmek sanat olmuş. Aşşağıdakilerin hepsi benim elim, hepsi benim ojelerim. Bayıldım bunlara. Maaşımın bir kısmını ojeye yatırabilirim, oje için ayrı bir dolap bile alabilirim. 🙂 Okadar yani. Gururla sunarım efendim. 🙂

image

image

image

image

image

BİR KÖY RALLİSİ

MEMLEKETTE RALLİ SEVEN ÇOK

Canım memleketimde ralli seven çokmuş. Halbuki başbakanımız Peugeot’a, Porsche’ a binmeyin dedi. 🙂 Gene de bizim halk binemesede,  iyi arabaları izlemekten hoşlanıyor demekki. 🙂

Ben hiç haz etmem. Formula 1 yarışlarını hele hiç anlamıyorum. Tamam arabalar güzel, ee bazı şoförler de fena değil hani (Jenson Button, isimde veririm 🙂 ) ama şoförü zaten göremiyorsun araba sürerken, ozaman saatlerce sadece vınnnn sesini duymak ve hızlı geçen arabaları görmek neden güzel olsun? Kenarda ki kızlarda dikkatimi çekmiyor. 🙂 Acaba benzerlerinin karşı cinslerini mi koysalar pist kenarlarına? Ozaman ilgi artar mı ki? 😀 Neyse, memlekette araba yarışı seven çok, demem o ki. Al işte Ege’nin küçük bir şehri olan Aydın’ın gene küçük bir köyü olan İsabeyli’de bir tırmanma yarışı var. Tırmanma yarışı ne mi? Bir fikrim yok. 🙂 Dağ tepe gidiyorlardır büyük ihtimalle. 🙂

image

İzmir’de yapılacak olan yarışmaya hazırlık gibi oluyormuş, iyi oluyormuş, öyle diyolar (http://www.rallidergisi.com/2011/04/01/isabeylide-s2000-surprizi/) 🙂

Ben arabaları anlamayan biri olarak bunu neden yazdım? İnan yazarken ben de sorguladım kendimi. 🙂 İsabeyli Belediye Başkanını övmek için. Her kimsen Başkan, bu kadar küçük bir yerde bu yarışı yapabildiğin için seni tebrik ederim.

KİTAP YURDU, KİTAP KURDU….

 

OKUMAK VE OKUMAK VE GENE OKUMAK…

İyi bir okuyucu olduğuma inanıyorum. Okumayı özellikle sevdiğim kitap türleri olmasına rağmen ‘Ben beyaz dizi okumam.’ , ‘Polisiye mi? Ben politik kitap okurum.’ gibi gereksiz ve o kitap türlerini okuyanı ezici cümlelerim yoktur. Bazen bir beyaz dizi ruhsal ihtiyacınızı giderebilirken bazen Che’nin Savaş Anıları sizi alıp Küba’nın kırsalına götürebilir.Hayatın farklı dönemlerinde farklı edebiyat türlerine ihtiyaç duyabilirsin. İlginç değil bu.

Ben her tülü kitabı okumakla beraber bazı yazarların yanına bile yanaşmam. Raflarda onları bir başına bırakırım. Elime bile almam. Doğru değil yaptığım ama düzeltemiyorum. Bu yazarlar arasında ilk üçü göğüsleyen Murathan MUNGAN, Ahmet ALTAN ve Orhan PAMUK’tur. Öyleydi yani. Bu üç yazarın benim için ortak noktaları her birinden kitap okumaya çalışıp kitabın sonunu zor getirmiş olmam. Benim için zorlayıcı, sıkıcı ve olumlu etki bırakmayan birer deneyim olduklarından, aldıkları ödülleri bile umursamadan kitapçı raflarında onları görmezden gelebiliyorum. Ta kii… 🙂

Yaklaşık1.5 metre sağımda bir Psikilog oturmakta. Son dönemlerde pek çok kitap muhabbeti yapıyoruz kendisi ile. Bana bir gaflet anında Murathan MUNGAN’ın iki kitabını önerdi. Anında, hiç düşünmeden hatta reflex olarak kocaman bir ‘ HAYIR.’ çıktı ağzımdan. 🙂 Kitaba bir şans vermemi söyledi ve istemesemde iki kitabını getirdi . Biri yukarıda fotoğrafı bulunan Mahmud ile Yezida. 🙂 Bir tiyatro metni olan Mahmud ile Yezida oldukça dokunaklı, iyi yazılmış ve okuyucuya – hatta yazarı sevmeyen okuyucuya bile- ulaşabilen bir eser. İlk üç sevilmeyen yazar listem değişmiş bulunmakta. 🙂 Yeni sevilmeyecek yazarlar arıyorum 🙂

image

Ben sadece okumayı sevenlerden değilim. Kitapları da seviyorum. Okuduktan sonra kitabını başkasına verenlerden hiç değilim. Olmadık zamanlarda o kitabı tekrar okumak isteyeceğimi biliyorum çünkü. Birinden emanet aldığım kitabı çok beğenirsem kütüphanemde olsun diye ilk fırsatta alırım kitabı. Emanet aldığım kitaplara gözüm gibi bakarım, benimkine gözü gibi bakmayacak kişilere kitap vermem. 🙂 Yani hassasım bu konuda. 🙂 An itibarı ile okunmayı bekleyen okadar çok kitabım var ki… 🙂 ZAmanı gelecek inşallah. Kitap alışverişlerimi de şu anki yaşam koşullarıma göre iki yerden yaparım: 1) DNR 2)da Kitap Evi

DNR ı anlatmaya gerek yok zaten. 🙂 Orası cennetten bir köşe olmalı. 🙂 Ada Kİtap Evi’ne gelince; Nazilli’de ikinci el ve okunmamış kitapları satan, oldukça merkezi bir yerde bulunan bir kitap evi kendisi. İki katlı. Üst katında güzel kitaplar var. Dükkanın bir de Özgür diye bir çalışanı var. Adama bir kitap sor, yazarın bütün eserlerini anlatsın sana, okadar . 🙂 Okuduğum yabancı yazarların cümlelerinin çevirisi benim için oldukça önemli. Bu nedenle çevirinin kalitesini de soruyorum ve sorduğum 10 sorunun 8’ine cevap alabiliyorum. 🙂 Bu hafta gene durağım orasıydı. Bomba kitaplar aldım. Gece Yarısı Kitapları diye bir serinin bazı üyelerini aldım. Kitapların tasarımı, sayfaların dokusu… Kitaplar benim gibi sadece okumayı değil kitapları da sevenler için oldukça ilginç.

image

Selçuk DEMİREL bu seride Dolambaç diye bir kitap çıarmış. Paris’te yaşayıp Türk ve çeşitli yayınlara  çizerlik yapan Selçuk’un bu çalışmasına bittim. Kitabı elimde evirdim, çevirdim, kafamı bir sağa eğdim baktım, bir sola. Sanata öyle bakılır çünkü. 🙂 Birazda gözlerimi kısarak baktım. Birşey değişmedi. 🙂 Bu adam benim için çok sorunu olan, bunalmış, zeki bir adam.

Bazen, kafamda çok konu olduğunda ve bu konulara çözüm bulamadığımda beynimin her yerinin karıncalandığını ve acıdığını düşünürdüm. Beyim kıvrımlarımda küçük, milyonlarca ayağı olan böceklerin gezdiğini düşünürdüm. Meğer onlar hiç bir yere ulaşmayan oklarmış. 🙂 Selçuk bunu neden ve nasıl bir haldeyken çizdi bilemiyorum ama bu benim çok şey düşünüp aslında hiç birşey düşünemediğim, hissiz anlarımın görselidir.  🙂 Eline sağlık

 

NİL’İN KELEBEKLERİ

NİL’İN KELEBEKLERİ-YOĞUN BİR ZİHNİN ESERLERİ

Nil KARAİBRAHİMGİL (yeni soyadını bilmiyorum, bilmeye de ihtiyacım yok) garip bir kadın. Buna şüphe yok. İçinden geleni bastırma gibi bir dürtüsü olmadığını düşündürten, ‘ya bana da böle oluyor.’ cümlelerini kurdurtabilen, sıcak kanlı, güzel, ulaşılabilir ama bir okadar uzak kalan bir kadındır. Hürriyet gazetesinin Kelebek ekinde yazılar yazar. Yazıları çoğunlukla içimde ki küçük kız çocuğunu uyandırır, gözümün önüne bulutlar, pamuk şekerleri gelir. 🙂 Yazı basit gibi görünse de en içime dokunur, yetişkinliğe girmeyle öldüğünü tahmin ettiğim düşüncelerim ve isteklerim canlanır, suratımda kocaman ama kocaman bir gülümseme belirir. Nil KARAİBRAHİMGİL benim en içime dokunabilen bir kadınken, onun yaptıkalrını desteklememek biraz saçma olurdu.

Köşe yazılarından oluşan bir kitap yayınladı; Nil’in Kelebekleri.  Şimdi bir internet sitesi var( http://www.nilinkelebekleri.com/  ) ve bu internet sitesinde kitabına seçtiği yazılarını temsilen her yazıya bir ağaç koymuş, ağaç okuyucuların beğenmesi ve yorum yapması ile büyüyor. Ağaç yeteri kadar büyüdüğünde Nil her sanal ağaç için bir gerçek ağaç dikecek. Böylelikle kitap için kullanılmış olan sayfalar doğa anaya geri dönecek. Kampanya tabi ki Tema işbirliği ile yapılıyor. Nil’in dikeceği sadece 140 ağaç ama hangimiz ömrümüzce 140 ağaç dikebiliriz ki? Benzeri bireysel çabalar olmalı ki toplu çabalar için şevke gelelim. 🙂 TEMA ve NİL, tebrikler.

NE CAMDAN AYAKKABI, NE BALKABAĞI…

CINDERELLA’S SISTER-SEVGİLİ DÜNYA,BU GECE DÖNME, DUR

Cınderella’s Sister 2010 yapımı, bir sezon boyunca bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar güldüren, sasarlı demek istemezdim ana karaktere ama sanırım en iyi tanımlama bu olacak bir kızın trajedilerini konu alan bir dizi. Soğuk kalpli kız kardeşin sevebilen ve bunu ifade edebilen bir kadna dönğşme tecrübesi ile karşıkarşıyayız. Saniyeler önce diziyi anlatabilmek için yazdığım koca bir paragrafı sildim. Diziyi öle uzata uzata, karakterlerini inceleye inceleye anlatmak istemiyorum. Bu bir masal uyarlaması. Masalın aslında bulunan camdan ayakkabı ve balkabağı hariç herşey dizzide mevcut.  İyi kalpli baba, saf ve köylü tarafından sevilen kızı, kötü kalpli üvey anne ve cadı kızı, iyilik perisi ve tabiki yakışıklı prens. Bütün karakterler günümüz koşullarına uyum sağlamış durumdalar. Masaldaki gibi gerçeklerden uzak değiller. Üvey anne hayatına pek çok adam girmiş ve tek umursadığı sosyal güvence olan ve sevgisini ifade edemeyen bir kadın. Baba kendi halinde, kalbi sevgi dolu bir adam. Külkedisi  çocuksu ve can sıkıcı derecede saf bir kız. Külkedisi’nin kız kardeşi, yaşadıkları ve sevgisiz annesi nedeni ile savunma mekanizmalarını insanlarla sınırlı iletşim kurma üzerine kurmuş, sinirli ve asi bir kız. Yakışıklı prens aslında yakışıklı da değil, prenste. İyilik perisi Külkedisi’nin kız kardeşini derinden seven ve ona yardım etmeye çalışan bir adam. Artık öle yekten orataya çıkıpta iyilik yapan olmadığından bu rolde tabiki bir çıkar lişkisi olmalıydı.

Neyse, gene uzun oldu 🙂 Diziyi izlemeye bu hafta içersinde başladım ve bugün bitirdim. İlk izlemeye başladığım gece sabah 5’e kadar izlemiştim fakat sonrası pek sarmadı. Dizi pek çok Güney Kore dizisinde olduğu gibi güçlü başlayıp 12.-16. bölümlerde yavaşlayıp son iki bölümde tekrar hızlandı. Artık bu sürece alıştığımdan pek yadırgamadım.

Diziyi bitirdikten sonra hç bişey izleyemedim. Kafamı veremiyorum. Hala aklımda devamlı koşan o mutsuz, kaçmak için fırsat kollayan kız var. Kaçmak asında bukadar kolayken bizi olduğumuz yere bağlayan ne kadar çok ilişkimiz var! Cinderella’s Sister benim için, ağlak eserleri sevmemem ve daha çok komedi türüne yönelmem nedeni ile az sayıda beğenilen ağlaklar listesinde I AM SORRY I LOVE YOU’nun yanında yerini almıştır.  Moon Geun Young ilginç bir yüze ve fevkalade bir oyunculuğa sahip. Özellikle depresif, hüzünlü, acı çeken  ve asosyal roller tam bu dişinin işi. Korku, acı, hüzün, sinir bütün bu yoğun duyguları seyirciye aktarabiliyor. Ben algıladım yani.

Dizinin görsellerine bakarken karlar içinde bazı fotoğraflar gördüm ama dizide yoklardı. Son bölüme kadar bekledim, ha geldi ha gelecekler diye ama yok. 😦 Fotoğraflar oldukça başarılı, filme çekilmiş olsalardı baya iyi olurdu. En son aşşağıda ki videoyu buldum. Dizi yayınlanmaya başlanmadan yayınlanmış, trailer niyetine ama neden? Dizi ile bir tutarlığı yok. G.KOreli senaristler bir garip. Yani  Külkedisi varken kim kızkardeşinin hikayesinni yazar ki? Diziyi izlemeyi bıraktığım zamanlar hep bunu düşündüm. Çok yaratıcı bir ekip olmalı. Acaba bizim Yılan Hkayesi, Ezel, Kuzey-Güney gibi dizilerimizi de adam edebilirler mi? 🙂 Neyse video aşşağıda. Koyması benden izlemesi sizden.

Bu sahneden çok etkilenmiş ve adamın gözlerini aça aça kaçan Eun Jo’ya baktığı yerde bende aynnı tepkiyi vermiştim. 🙂 Böyle saçlarım olsun istiyorum 🙂 Dizide ana karakterimize katılmış olan kaçma dürtüsüne bayıldım. Zaman zaman bende de oluyor fakat ben bir drama oyuncusu olmadığımdan olduğum yerde kalıyorum mecburen

THE LONELY- C. PERRI

HATUN KİŞİ YAZMIŞ, OKUMUŞ; BİR BAŞKA HATUN KİŞİNİN KALBİNE DOKUNMUŞ!

 

2am, where do I begin
Crying off my face again
The silent sound of loneliness
Wants to follow me to bed

I’m the ghost of a girl
That I want to be most
I’m the shell of a girl
That I used to know well

Dancing slowly in an empty room
Can the lonely take the place of you
I sing myself a quiet lullaby
Let you go and let the lonely in
To take my heart again

Too afraid, to go inside
For the pain of one more loveless night
For the loneliness will stay with me
And hold me till I fall asleep

I’m the ghost of a girl
That I want to be most
I’m the shell of a girl
That I used to know well

Dancing slowly in an empty room
Can the lonely take the place of you
I sing myself a quiet lullaby
Let you go and let the lonely in
To take my heart again

Broken pieces of
A barely breathing story
Where there once was love
Now there’s only me
And the lonely…

Dancing slowly in an empty room
Can the lonely take the place of you
I sing myself a quiet lullaby
Let you go and let the lonely in
To take my heart again…

Bir varmış, bir yokmu; kalın ile yazılan cümleleri bu kadın yaşamış. Yaşamış ve o durumdan kurtulmuş. 🙂 Hep Nazilli’nin, Çanakkale’nin mi kurtluşu kutlanacak? Ben de eski halime dönüşümü kutluyorum, kutlamaları hiç bitirmiyorum. 🙂

MEMURLUK ≠ SABAHLAMALAR

Memurluk ile hafta içi alkol tüketmenin aynı cümle içerisinde kullanılamayacağını yaklaşık 2 hafta önce, kötü bir tecrübe ile öğrendim. 😦 Bir gece kızlarla içmiş ve sohbet ederken ne kadar içtiğimi farkedememiştim. Ertesi gün iş yerinde geçirdiğim mesai saatlerini unutamıyorum. 🙂 Elim-ayağım, kolum-bacağım, kafam-beynim  hepsi ama hepsi ağrıyordu, iş yapacak takadim-gücüm yoktu.  Kendimi kahvaltıya verdim, enerji depolamaya verdim. Akşama doğru toparlama konusunda başarı kazanmaya başlamıştım. O gün, o mesaide işte, memurların alemlere akma durumunu neden haftasonuna bıraktıklarını anladım. Hafta sonu kendilerine gleiyorlar da ondan. 🙂

Bu sabah farklı bir aydınlanma yaşıyorum. Memurluk ve sabahlamaları da aynı cümle içinde kullanmak pek mümkün değil. An itibari ile Korelilerden daha çekik gözlüyüm; sabah yüzümü yıkamak ise tam bir zulümdü. Suyun değdiği her göz hücrem yandı, acıdı. Peki bu işkencenin ve yorgunluğun nedeni ne? Manyak gibi sabahladım da ondan. Ne gerek var kızım? Yat uyu. Sabah iş var, iş! Lanet olsun, sabahın köründe kalkman gerekiyor, uyusana ya!! Benzer cümleleri çok geçirdim beynimden fakat olmadı. Bilgisayarı kapatabilmek ve uykunun sıcak kollarına göç etmek sabah saat 05:20’yi buldu ve 07:45’te ayaktaydım! Ayakta sayılırdım. 🙂

Külkedisi'nin Kız Kardeşi

Cinderella’s Sister, 2010 yapımı, ağlama sağnesi çok ve bir okadar sıklıkla boğaz düğümletebilen bir Güney Kore dizisi. İsminden  de anlaşılacağı gibi Külkedisinin kız kardeşini merkez alan bir dizi. Külkedisinin pek şeker, pek iyi, hakkı yenen bir kız olduğunu ve üvey kız kardeşlerinin ise kötü kalpli oldukları bilinmekte. Güney Koreli senaristler farklı bir pencereden bakmayı becerebilmişler.  Kişiyi yaşadıkları mı kötü yapar yoksa zaten kötü olarak mı doğar? Çözülebilecek bir çelişki değil. Dizi üzerine, diziyi daha bitirmediğim için, daha sonra tekrar yazacağım. Şimdi söylemek istediklerim sabah 5’e kadar beni bu zat-ı şahanenin meşgul etmiş olmasıdır. Diziyi bir kaç blogta okuduktan sonra izlemeye karar verdim. Dün gece erkenden yatağıma yattım, elyaf yorganımı çektim üstüme, notebookumu aldım kucağıma -notebookuma da isim bulmalıyım-, başladım izlemeye. Dizinin ağlak olacağını biliyordum, dram odaklı olacağını biliyordum fakat bu kadar farklı yerlerde duygulanabileceğimi tahmin etmezdim.  Moon Geun Young garip, geniş ve hüzünlü bir yüze sahip. Karakteri gereği akıtmadığı bütün göz yaşları birleşip, Voltranı oluşturup benim gözlerimden aktılar. Hatunda ağlatma potansiyeli oldukça yüksek. Autumn in my heart adlı diziden sonra Korenin küçük kız kardeşi olarka anılmaya başlamış. Gerçekten de öyle bir his uyandırıyor. Kızı alıp kucaklayasın, kaldırıp rafa koyasın (zaten 43 kiloymuş), pamuklara sarıp sarmalayasın, hep koruyasın geliyor.

Külkedisinin ters köşeye yatıran dizisi nedeni ile sabahlamış ve uykusuz kalmış biri olarak, vücut idrencimin de düşük olduğunu belirterek, yaşadığım halsizlik ve bilincimin bulanık olmasını normal karşılıyorum. Benzer deneyimleri artık Cuma ve Cumartesi gecelerine bırakıyorum. Hafta içi en geç 12’de yat zili çalar ve ışıklar kapanır. 🙂

BAY 658- O SAYIYI ALKINDAN GEÇİRMEYE AZMEDİYORSUN; ETME

 

AKLINDAN BİR SAYI TUT; 658 OLMASIN, ADAMIN HAŞATINI ÇIKARIYORLAR. 🙂


AKLINDAN BİR SAYI TUT John VERDON tarafından yazılmış, 2011 yılında Koridor Yayıncılık tarafından Türkiyede kitapçılara sunulmuş, acilen korsan tezgahlara düşmüştür. 🙂  Bu kitabı Ankara’dan aldım. Aldığım anlarda kitabı okumaya pek hevesli değildim, satıcının ısrarı ve tavsiyesi üzerine aldım. Kitaba başlarken de çok hevesli değildim fakat kitap bambaşka boyutlar açtı bana. Kitaba Nazilli’de başlayı, Ölüdeniz’de evam edip, Side’de bitirdim. 🙂 Kitap önerisi yazmayalı da baya olmuş, kitabın da etkisinde iken bunu yazmaya karar verdim.  Kİtap bir polisye olup insanı şoka sokuyor. Beni soktu yani. 😀 Kitabı okurken ve okuduktan sonra, algıda seçicilik sanırım, her yerde seri cinayetler anlatan haberler, diziler gördüm. 😦 Olmasınlar, görmeyelim…

Kitap kısaca kurbanlarına bir sayı tutumalarını ve tuttuğu sayının 658 olduğunu belirten mektup yazan manyak bir katilin yakalanma macerasını anlatıyor. Kitap sadece polisiyeye yönelmiş tek taraflı bir eser değil. Felsefe, ailevi ilişkiler, psikoloji, psikiyatri, adli tıp ve daha neler neler. Katilimiz tahmini 10.000 kişiye içlerindenbir sayı tutmasını ve tuttuğu sayının 658 olduğunu bildiği bir mektup yazıyor ve para istiyor. 10.000 kişiden 658 tutanlar tabiki oluyor ve göderilen çeklerden de kişinin adresine ulaşıyor ve tehdit metupları ve işkenceler başlıyor. Olayı emekli bir polis memuru olan Gurney çözüyor. Çözerken başka vakaları ve seri katilleirn davranış biçimini de anlatıyor. Anlatılan vakaların gerçek olup olmadığını bilmiyorum ama çok ilgi çekici ve tüyler ürpertici vakalar oldukları bir gerçek.

Kitabı havuz başında ve deniz kenarında okuduğumdan, okuduğum ortamların iyi olmasından dolayı mı bu kadar hoşuma gitti acaba? 🙂 Olabilir. Genede bana son dönemlerde tavsiye edilecek bir kitap sorsalar AKLINDAN BİR SAYI TUT’u tavsiye edebilirim. Kitabı okurken zman zaman zihnimi temileyip tekrar okumak istedim ve üstüne düşünmek istedim. Kitap başarılı bir kitap. 🙂 Okuyun anacım, okutun anacım. 🙂

image

Yazıyı bir alıntı yaparak bitiriyorum. ‘ Hayatlarımıza hakim olan roller farkında olmadıklarımızdır. Bizi durmadan bi yerlere götüren ihtiyaçlarımız, aslında farkına varmadıklarımızdır. Mutlu ve özgür olmak için, oynadığımız rolleri ne için oynadığımızı görmeli ve göremediğimiz ihtiyaçlarımızı su yüzüne çıkarmalıyız.’  John VERDON güzel cümleler kurmuşsun, cümlelerini 2 kere okuma ihtiyacı hissettim. 🙂 Yazarın cümlelerini iki kere okuma ihtiyacı hissederse bir okuyucu, cümleler akıllıca yazılmış demektir.

ELVED YAZ; SELAM OLA KIŞ

An itibari ile Side’de yoğun bir rüzgar var. Fırtına geliyor. Sabah camı ilk açtığımda havda yağmur kokusu almıştım, hala gelmedi yüklü bulutlar ama yoldalar. Alanya’da yoğun yağmış, haberlerini aldık. Ana haber bültenlerinde memleketi sel götürdüğünü gördük. Bu demektir ki yaz mevsimi sonbahra geçmeden kışa geçti. Ben bu haftasonunu annemlerin yanında geçirmekten dolayı memnunum. Antalya’nın yağmuruna bayılırım. Deniz daha bir güzel olur o zamanlarda.

Yaza elvedamı aşşağıdaki şarkı ile yapıyorum. Vanilya, çilek, çikolataaaaaaaaaaaaaa 2012 yazında görüşmek üzere 🙂