SANTA CLAUS ZAMANI

Mektup yazmadım, artık mektup yazan kaç kişi kaldı ki zaten? Buna rağmen isteklerimi iletmem gerektiğini düşünüyorum. Sevgili Santa, senden çok büyük şeyler istemiyorum, ama bir listesini de yaptım tabi. 🙂

1) bugün aldığım rengarenk çantayı elime aldığımda hissettiğim neşe ve enerjiyi bütün sene hissedebilmek istiyorum,

2)dün gece, yatarken sürmek zorunda kaldığım fakat gayet başarılı olan simli ojelerimin parlaklığını bütün sene yaşayabilmek istiyorum,

3) su torbam Osman’ın yarattığı sıcaklığı, ayaklarımda devamlı hissedebilmek istiyorum,

4) canımın çektiğini, canım çektiğinde yemek istiyorum,

5) iş ile ilgili sorunlar yaşamak istemiyorum,

6) Ev ile ilgili sorunlar yaşamak istemiyorum,

7) mecburen taşınacağım için, seveceğim bir ev bulabilmek istiyorum,

8) ailemde ki herkese bol bol sağlık, totişime hızlı iyileşme diliyorum,

9) sosyal hayatımda planladıklarımın gerçekleşmesini bekliyorum,

10) belirlediğim amaçlarıma ulaşabilmeyi istiyorum,

11) mutlu olmak istiyorum şekerim,

12) kilo vermek ve bir daha almamak 🙂 ( ütopya 🙂 )

13) listem hiç bitmesin ama hepsi de gerçekleşsin istiyorum. 🙂

Yazsam daha çok olur ama sanırım bu 13 taneyi gerçekleştirebilirsem baya yararlı bir yıl geçirmiş olacağım. Bu sene 10dan geri sayarken kocaman bir kahkaha atmayı planlıyorum. Kırmızı donumu giyip, kocaman bir kahkaha ile yeni yıla gireceğim. 🙂 Herkese ama herkese mutlu ve istedileri gibi bir sene diliyorum. Bu listeyi de seneye kontrol edip, amaca ulaşma yüzdesini hesaplıyacağım.

Cıngıl bels cıngıl bels cıngıl ol dı wey… 🙂

Reklamlar

RAMEN-ERİŞTE-BEN :)

RAMEN VE ERİŞTE KARDEŞLİĞİ

Rameni tanımam tabiki Güney Kore dizileri ve saygı değer çevirmenler sayesinde oldu. Bir tanıştım pir tanıştım. 🙂 Ayda iki kere ortalama yiyorumdur. 🙂 Buzdolabımın alt rafı sadece ramen, çin eriştesi, japon eriştesi ve benzerlerine ayrılmış durumda. Babam Artvinli benim, olabildiğince düz bir adm. Dan dun konuşur, hiç sakınmaz. 🙂 Ben ailesinden ayrı yaşayan bir genç kız olarak kafama göre takılıyorum ve buzdolabım hiç çok dolu olmaz. Babam geldiğinde ne kadar ot, sebze ve meyve varsa alır. Dolap dolar ve taşar. Genre öyle bir gündü, buzdolabımı düzeltmeye meyletti babam, 🙂 “Etme.” dedim, dinletemedim. 🙂 Söylene söylene başladı boşaltmaya, sıra ramenlerime baktı ve “Bunlar ne ya!” diyerek küçümsedi ramenlerimi. 😦 Kalbimi kırdı haberi yok. 😦 Ben onları seviyorum ve yiyorum, özel çubuk bilem aldım. Bunları bilse ooo… 🙂 Neyse Evde ramen yapan Türk genç kızı olarak ben tabiki kendimden bir sürü şey katıyorum içine. İlk ramenimi aibm pişirmişti. Ben bunlardan çok yiyorum ben hallederim diyerek mutfak önlüğünü takmıştı. 🙂 Bayılıyorum abime. 🙂 Ben ondan da birşeyler öğrenerekten kendimi geliştirdim. Bu postta onu paylaşmayacağım ama. Ramen tarifi için bambaşka post lazım. Bugünkü postun amacı kendimi teyzemin mutfağında tencereden erişte yerken bulduğumda yaşadıklarım. 🙂

Bu Koreliler her dizide ramen yiyor ya, hatta utanmadan tencereden yiyolar ve bende yok artık! tepkileri alıyorlar ya işte bu gün o tepkilerimi yedim anacım. 🙂 Teyzemin mutfağında, yemek hazırlıkları yapılırken, açlıktan gözüm dönmüşken ve tam bu açlık duygusu ile tencerede kalmış olan erişteye dalarken, “Yavrum, bu Koreliler işi biliyor.” dedim. 🙂 Ya yemeği ben yapıyorum, sofrayı ben kuruyorum, ben topluyorum, ee bulaşığıda ben yıkıyotum! Tencereden yerim arkadaş. 🙂

Birgün Güney Kore’ye yolum düşecek, biliyorum. 🙂 Otuke diycem onlara, ellerimi ağzımın sağ ve soluna koyarak canım ne istiyorsa onu söyleyeceğim bağırarak, telefonuma süs alacağım, çift tişörtleri alacağım, taç şeklinde Mickey Mouse kulakları ve de benzerlerini alacağım, sevgiliye ya da kocaya taksın diye bir sürü dil dökeceğim ( Anadolu erkeği sevmez ya öle şeyleri:) ), ramen yiyeceğim, soju içeceğim ( rakı koymuyor bana soju vız gelir 🙂 ), karışık pilavı tadacağım bir de şu ramen pişirilen tencereleden alacağım. Daha listem uzar gider de şimdilik bu kadar. 🙂 Yukarıda ki fotoğrafa bakınca ağzım sulandı. 🙂 Yapacağım sizi şekerlerim, ümidim var. 🙂

ÖZET…

🙂 HAYATI ÖZETLEMEK NE KADAR KOLAY…

Sevgili elektronik bloğum, totişimden ameliyat oldum! Kadın kısmı totişinden çok bahsetmez canım memleketimde ama totiş diyince akan sular durur benim için. 🙂 severim totişimi, pek çok severim hatta. 🙂 Ama terbiyesiz bir hücrem iltihap topladı, gerizekalı! gittik genel cerraha ameliyat dedi. Olum sana ameliyat demesi kolay, totiş benim tabi… 😦 El mahkum, o acıyı bir daha bir daha çekemem, ameliyat dedim. Dedim ama önce iltihabı akıtmamız lazım dedi, daha 3 e kadar sayamadan ben, cart diye, kuşbaşı et keser gibi kesti totişimi! Olum, bir uyuştur, kesiyorum dişini sık felan de! Yok, cart diye! Gıkımı çıkartmadım ama, çıkaramadım daha doğrusu. 😦 İlaç tedavisine başladık, ilaç bitince ameliyat olucam, plan o. Ülkemde tesadüfi yaşıyoruz şekerim, ilaç tedavisi bitmede daha ben Van’a! Van’dan döndük, doktorun yolunu tuttuk gene, ameliyat gününü aldık, tahlilleri yaptırdık, ameliyata iki gün kala regli oldum, gene erteledik1! Bu arada Ankara’ya gittim geldim. Günü gelince tuttuk hastanenin yolunu. 😦 Al sana yaklaşık 1 ayın özeti!

Seneler önce bir röportajda anestezinin kişilerin hayata bakışını değiştirdiğini duymuştum. Anam nasıl korkuyrum ameliyattan, omur ilikten yatıştırıcı yapılmasından. Öf,bir evham bir evham! 23ünde gittik hastaneye, giydik önlükleri, ameliyathaneye öle sedyelerle gitmek felan yok. Baya ameliyathaneye kadar yürüyüp, ameliyat masasına kendim yattım. 🙂 Dostum yattım masaya, omur ilikten giremediler;6-7 kere denediler, en son epidural yapıcaz dediler. Gerisi boş, bomboş… 🙂 Kafa bi dünya 🙂  🙂 GTözümü uyandırma odasında açtım, üşüyorum dedim üstümü örttüler, ayaklarım üşüyo dedim ayaklarımı sardılar. 🙂 cuma günü girdim hastaneye cumartesi çıktım ama Cumartesi akşamına kadar hafızam delik deşik. Ne rüyalar gördüm ne rüyalar… 🙂 Koreliler, japonlar, Van depremi, dönmüş kıllar, dönmemiş kıllar, Bi Rain, abim, babam, anam… Nerede saçma şey varsa benim rüyamda… 🙂 Kafam zaten dumanlı…

Salı günü, araba ile Bursa’ya geldik, arka koltuğa yattım,oturamıyorum ya. Nazilli Bursa yolu ne *oktan bir yoldur ya! Hiç bukadar kusmamıştım. Şimdi teyzemin evinde, bir kanepede, yan yatmaktan yanları acımış bir kız olarak, günlerdir ilk defa yazı yazabilecek kadar iyiyim. Anestezi beni etkiledi mi? Evet, iki gün boyunca kafamın dumanlı olması bambaşka bir deneyim 🙂

Peki ben bukadar gündür sadece yatarken ne yaptım? A Love To Kill’den hep uzak durmuştm, isme bak ölümüne aşk… Ağlak şeyleri sevmiyorum ya, ama rüyamda Bi Rain i görünce başlıyım dedim. Ya yapmayın böle ağlak şeyler sevgili Koreliler. Herkes mutlu olsun ya 🙂 Daha bitirememiş olmama rağmen etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Birde Running Man diye bir programa bağımlı oldum. rka arkaya kaç bölüm izledim hatırlamıyorum 🙂 Şimdi, kollarm, yan yatarken yazmaktan dolayı ağrıdı. bu nedenle yazıyı bitiriyorum. Kendimi daha iyi hissettiğimde bahsi geçen dizi ve programı yazacağım hatta birçok dizi yazacağım ama şimdi dinlenme vakti. Bu aarada totiş popo demek. 🙂 kıl dönmesi olan vatandaşlar, ameliyatı geciktirmeyin, kılın omurilik etrafına dolanma ihtimali varmış! Paşalar gibi al raporunu, yat evde. Abartma kendi kendine. Acıyo evet, ama geçiyo nihayetinde 🙂

POONGSAN – KİŞİSEL KARGO

POONGSA ÖLÜMLE BİTEN BİR GARİP AŞK

POONGSAN, 2011 Güney Kore yapımı, Güney ve Kuzey arasında ki gergin ilişkileri ve halkın bu gerginlikten muzdarip olmasını anlatan, hikaye içine garip bir aşk tadı katan, yavaş ilerleyen, çokça karanlık ve hüzünlü, popüler kültüre ait unsurları hiç taşımayan, bağımsız milet vekili tadında bir film. 🙂 Filmlerin bir tadı olabilseydi, bu film buzdolabından yeni çıkmış, olgun şeftali tadında olurdu; rahatsız edici tüylü bir yapısı olmasına rağmen yemek için azmettiren bir tatlılık.

Senarist ve yapımcı Kim Ki Duk, yönetmen Juhn Jaibong! Garip bir film çıkarmışlar ortaya. An itibarı ile filmle ilgili yazmak ve söylemek istediğim çok şey var ama kelimelere dökmekte zorlanıyorum. Bundan dolayı öncelikle yukarda resmi olan, yüz gözeneklerinden adeta acı fışkıran yavrum evladım, sevgili Poongsan lakaplı ana karakterimizden başlamak istiyorum. Filmde bu şekerimin bir kelime ettiğini bile duymuyoruz. Bu adamla ilgili çok fikrim var ama aynı zamanda yok. Neyse konuyu dağıtmayalaım ve değerlendirmede bu karışıklığı çözelim. 🙂 Sevgili Poongsan Kuzey ve Güney arasında, parçalanmış aileler arasında kargo görevi yaparak video, mektup, hatıra eşya, zaman zaman da insan taşımakta. İşte tam bu noktada, Güney Kore’de kendisinden bir rapor yazması beklenen bir profesör Kuzey’de kalan sevgilisinin Güney’e getirilmesini istiyor ve bu işi başaramayacağını düşünen ve Poongsan’in şöhretini duyan gizli servis hem kadının getirilmesi hemde kargonun yakalanması için, silahsız bölgeye bir ileti yazarak Poongsan ile iletişime geçiyor.  Hatun kişi Kuzey’den 3 saatlik bir koşuşturma, nehre girme, teller atlama gibi atletik süreçlerden ve gereken yerlerde Güney Kore’nin çıplaklık sınırına uyan estetik görüntülerden sonra Güney’e geliyor. 🙂

Güneye gelince sorun çözülüyor mu? Çözülmüyor. 🙂 Kadını yem olarak kullanıp Poongsan’a bir sürü iş yaptırıyolar, rehin tutulan ajanı kurtarma operasyonu, profesörü öldürme operasyonu felan felan. Yavrum garibimde gizli servisin sözünü tutacağına inanıyor. 😦 Adamcağız her yerde bir işkence, heryerde bir koşuşturma.

Film şu anlattıkalrımdan sonra garip bir film gibi algılanmayabilir. Şu anlattıklarımla film sadece bir ajan filmi gibi algılanabilir fakat değil! 🙂 Değil sayın düşünür, değil. 🙂 Kaçırılan hatun kişi ile sevgili kargocumuz arasında bir aşk doğuyor, adam kadını kurtaracağım diye bir sürü uğraşıyor ama nafile. Kadın bir köprü altında, bağırsakları ve midesi deşilmiş bir şekilde ölü bulunuyor. Kargocumuz, kahroluyor, bitiyor fakat kendini adadığı kargo işine devam ediyor ve sınırda bir gün öldürülüyor. 😦 Ölmeseydi iyiydi. 😦 Ben Stckholm sendromunu anımsadım fili izlerken. Filmde karakterlerin birbirlerine bağlanma süreci yeteri kadar verilememiş. Kadın neden ve ne zaman adama tutuluyor, adam niye kadını kurtarmak için bukadar çabalıyor ben anlayamadım. Bu eksiklik dışında filmin güçsüz bir yanı olduğunu düşünmüyorum. Hatta Kore savaşını bilmeyişimi ve son durumdan haberdar olmayışımı tokat gibi vurdu yüzüme!

Gelelim filmle ilgili ilginç, güçlü ve hatırlanabilir yönlere. Esas erkek, daha önce bahsettiğim gibi hiç konuşmuyor ve karakterin gelişimine dair bir bilgimiz yok. Karakter nasıl sınırı geçebilecek donanıma sahip, neden hiç konuşmuyor, bu sorular cevapsız. Ben kendime göre cevap buldum tabi. 🙂 Zat-ı şahanenin gizli servis veya benzeri bir yerde çalışıp, askeri eğitim aldığını ve görevlerden birinde konuşma yetisini kaybettiğini düşünüyorum. Ya da daha da manyağı, dilsiz olan bu yetim ve öksüz çocuğun, sırları ifşa etme ihtimali az olduğundan küçük yaştan beri ajan olarak eğitildiği ve bir şekilde bu hayattan kaçtığı düşünülebilir. 🙂 Güzel yazdım. 🙂 Filmin en ilginç sahnelerinden biri, esir düşmüş adamın odasına kadının getirilmesinin ardından, kadının ölme ihtimaline karşı böğürmesi ve kadının adamın konuşamadığını anlaması üzerine kendisini adama atmak koşulu ile öpüşmeleriydi. Duygu oldukça yüksekti. Hatta eleri arkada bağlanmış, her tarafları kan olan ve ölümden kurtulma ihtimali olmayan bir çiftin erkeğinin, kafasını kadının kafasının üstüne koyarak sevdiğini korumaya çalışması tüyleri diken diken eden cinstendi. 😦

Filmi düşününce aklıma bir başka sahne geliyor. Kadın öldükten sonra adam aynı işi yapmaya devam ediyor ve birden fazla vuruluyor. Adamın öldüğünü ise vurulmasının ardından bir sazlığa kan sıçraması ile anlıyoruz. O sazı uzun süre unutamam. 😦 Benim için etkileyici bir sahneydi. Dikkat çeken bir başka konu da filmde aşıkların kavuşamaması. Büyük bir gerçeklik, ve gerçekliğin çirkinliği söz konusu. Orda burda ölen bir çiftten bahsediyoruz. Gerçek hayata oldukça yakın.

Bir baktım da yazdığıma, çok uzun tutmuşum. 🙂 Son konuya geçiyorum. Esas oğlanın bir boyband üyesi olduğunu duyunca pek çok şaşırdım. Hiç boybandlik bir tipi yok dedim kendi kendime. Oppa olarak adlandırılmak için oldukça erkeksi. Benzeri yorumları yaparken eski fotoğraflarına denk geldim ve süslü bir ceket, gereksiz aksesuar ve fönlü saçlarla her Kore erkeği bir müzik grubu üyesi haline getirilebilir kanaatine vardım.  🙂 Filmi izlemediyseniz, klasik zengin adam salaş kız aşk konusundan sıkıldıysanız, farklı ve düşündürücü bir film arayışındaysanız, Kim Ki Duk’u seviyorsanız, popüler kütürden bıktıysanız şekerlerim POONGSAN doğru seçim. 🙂

YAĞMUR VE NICKELBACK

Yataktan zor kalktım, hatta telefonumun alarmına küfür ede ede kalktım!! Ben daha Van’ı konuşmaya hazır olmasamda genel müdürlüğümüz beni afetlerde psiko-sosyal destek hizmeti ile ilgili bir eğitime yolladı. Gittim tabi ama şuanda toleremin sıfır olduğunu düşünüyorum. Bukadar yoğun bir afet gündemini çekecek gücüm yok. Genel müdürlükte sağolsun hiç rahatlamamıza fırsat vermiyor.

Ankara’dan pazartesi sabahı 6’da döndüm, yol izni olduğundan evdeydım pazartesi günü ama okadar çok sarsıldı ki sistemim, günden hiçbir şey anlamadım. Bu sabah, izinden faydalanamamanın etkisiyle yataktan çok zor ayırdım kendimi. Hani bazı çocukların bir battaniyesi, bir oyuncağı ya da yastığı olur ya, onunla kendilerini güvende hisseder ve bırakmazlar. İşte aynen öyleydim, yün yatağımı sırtlayıp işe getirmek istedi. Biliyorum ki işte bekleyen çok, biliyorum ki haftalarca nefes almakta zorlanacağım.

Gene de, herşeye rağmen kalktım, Ankara’dan aldığım, muhasebeci hırkasına benzetttiğim fakat gene de aldığım bordo hırkamı, içine beyaz gömleğimi giydim, borda çantamı da taktım, elimde şemsiye, kulağımda Scoty düştüm yollara.  🙂 Günün ilk neşe veren, beni gülümseten olayı vuku buldu. Sevinçten, ortamın güzelliğinden ağlamak istedim sayın seyirciler. Yağmur oldukça hızlı bir biçimde şemsiyeme vuruyor, etraf toprak kokuyor ve kulağımda Nickelback’in solistinin etkileyici ve biraz da gizemli sesi. 🙂 Yüzümde bir gülümseme ile karşıladım hayatı bugün, öyle de devam etsin istiyorum. İşin yoğunluğuna, fiziksel yorgunluğuma, zihinsel tükenmişliğime rağmen, bu günü sinirli ve mutsuz kapatmamak için çaba sarfedeceğim. Bahsi geçen çabayı da Nickelback’in videosunu izleyerek başlatacağım. 🙂

DEPRESSION, AGRESSION, CONFESSION…

Sevgili günlük;

Bu gün berbat hissediyorum! Kimseye söyleyemiyorum. Dışarıda hava 15 derece olmalı,güneş bir kış gününe yakışmayacak kadar parlak, bense üşüyorum.  Felaket bir ağrım var! Omur iliğim ağrıyor! Tabi ki omuriliğim değildir ama bana öyle geliyor. Belim kopacak, kopsa daha iyi olacak!!! 😦

Elektrikli battaniyemi açtım, İskoc battaniyeme sarındım, notebookum kucağımda ( hala şuna bir isim bulamadım), kulağımda Tablo’nun albümü Fever’s End, valizlerim odamın heryerine saçılmış, takatim kalmadı toplamaya, telefonumun alarmı 12:00 a kurulu!

Gerçekten falımda yol varmış! Kendi kendime ” Kızım sen kaşındın, yolladın evrene mesajı!” diyerek küfürler yağdırıyorum! Ne gerek vardı Van grubu olarak Ankara’da tekrar buluşup vakit geçirelim fikrine? Ne gerek vardı kızım? Falında yol mu varmış? Gerizekalı, bakkala giden yoldur o!!! Kendime zarar verebiliyor olsam, tüm hayatımda en çok bu cümleler için hakettim dayağı galiba!!!

Bu hatun kişinin kafası an itibari ile dumanlı, Regli sitresiim ve de gerekiz hassaslığım var, bir sürü düşüncem var, gazım var, Van’a gidenlere yönelik bir eğitime gidiyorum bu da demekki her afette köle İsaura’ya bağlanıp, tüm varlığımı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na feda edeceğim, dün yıllık burç yorumumu dinledim, çok zor bir sene geçirmişim, çok sabretmişim, dirayetli durmuşum ama ödülünü 2012 Haziran’dan itibaren alacakmışım! Eeee? 6 ay var daha! Bana da yazık değil mi?

Yok Amomavalicim sana mubah! Sen Sağlık Bakanlığından istifa et, gel buralara! Sana mubah, hiçkusura bakma! Şimdi yattığın yerde yat, Tablo’yu dinle, duygusallaş, regli sendrromunu yaşa, ağla,bağır, küfret, dinlen, ağrını da geçir, sinirini geçir ve titre ve kendine gel. Bütün bunları yapmak için de 1 saatin var. Sonra valizini 1 saat içinde toplayıp Ankara yollarına düşüceksin.

Fever’s End, ateşin sona ermesi demek, insanın ateşi düşmeden en yükseğe çıkarmış, Tablo’da bu şarkıları yaparken yoğun bir duygusallık yaşamış. Bende sinirimin en üstündeyim, Van’da da böle olduğum zamanlarda hep bu albumu dinledim, her şarkı birbirinden güzel, üstelik sözlerini anlamamama rağmen. Garip, hala Van’da geçirdiğim zamanları yazmaya hazır değilim. Hım!

Hayır, daha derin düşüncelere inemem! Yüzeysel kal kızım, yüzeysel! Derinler regli günleri için değil, kıyıya yakında kal, açılma. Adamı hasta etme Amomavali, yat uyu!

Sevgili Günlük, sen benim geçici depresyonuma, yoğun agresyonuma ver, bu seferlik göz ardı et.

3 VAKTE KADAR YOLUM VAR :)

3 vakte kadar yolum var falda, Fethiye taraflarına. Göreve gidiyorum, iş yernde beni dağ olmuş iş beklerken ben göreve gidiyorum. Bu aralar kişilik bölünmesi gibimsi, benzeri bir şey yaşıyorum. 🙂 Bir yandan nasıl yetişecek diye endişelenirken, iki dakika sonra umursamıyorum. 🙂 Dün de psikoloğumuz “Napıcaklar ya? Öldürcekler mi bizi?” dedi. İşte budur, çalışma ruhu budur. 🙂

Bütün raporlarımı, görüşme raporlarımı, takip gerektiren dosyalarımı bir kenara kaldırdım dün mesai saati biterken, Fethiye’ye göreve gidiyorum. Şuanda buna ihtiyacım var, döndüğümde raporlar gene benim. 🙂

Bir hocam (okuldan hocam değil ama tecrübesi ile hoca olabilecek bir meslekdaşım) ” Kızım acele etme, devletin işi bitmez.” demişti. Nekadar haklıymış! Kimsenin alacağı hizmeti yavaşlatmıyorum ama kendimi de gece gündüz sıkıp ” Ay o noldu, aman bu bitmedi.” gibi cümleler kurup gerilemem. İş dediğin 17:05’te ofiste kalmalı! Kal diyorum, kalacaksın! 🙂

Boşuna yazdın kızım yukardakilerini, Fethiye yollarında gene o rapoları düşüneceksin, kurumda kalıp rapor mu yazsaydım diye içinden geçireceksin, yarın gene öğlen arası yapmadan, can hıraş rapor bitirmeye çalışacaksın, yok annnem liste tamamlamaya çalışacakasın. Püf, umursamaz kişiliğim gelsene bana şimdi. Hani Ay Savaşçıları diye bir anime vardı kızlar cart diye savaşçı oluyolardı. Sol elimi kaldırdım, bir bacağımı dizimden 90 derece kırdım, değişmeyi bekliyorum, umursamaz olmayı bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum, olamıyorum. 😦

Ay Savaşçıları da demişken değişimin bir videosunu koymalı, çocukluğumuza gitmeli. Ah TRT ozamanlar kaliteliydin…

Değişim demişken, Kafka’ya da selam çakarım.