GEREKSİZ BAŞLIK # 3

Bu nasıl bir tempodur sevgil Linkin Park? Seviyorum olum sizi, şu anki duygularıma tercüman oluşunuzu, şarkınızın yoğun temposunda birden durgunlaşmasını ve huzur kavramını bana hatırlatmasını.

Şuanda yoğun bir kararsızlık yaşıyorum ve bu kararsızlık beni bitiriyor. Huzura ihtiyacım var ya. Huzur bana gel ya!!!

BULUNAMAYAN…

BAŞLIK NEREDE? DAĞA KAÇTI?

Nöbetten çıktım, çok yorgunum. Önmde daha çok uzun bir gün var. Ve Temmuz ayında 6 nöbetim var. Bana da yazık değil mi? Hiç birinin de iznini kullanamıyorum, nöbet arkasında çalışmak zorundayım. 😦 Bahtsız bedevi gibi!!!

Şuanda gözlerim şiş, için sıkkın, dışım yorgun ve ben neden burdayım diye gereksiz bir sorgulama yaşamaktayım. 😦 Nöbetin yorgunluğudur diye düşünmek istiyorum ya. Enerjimi geri istiyorum!Bu gün yapılacak okadar çok şey var ki, anlatamam. Ama sıkkıntı yapmak yok,işler olur,yoluna girer,  olduğu kadar. 🙂 Alemin bir manyağı ben miyim ya?

Bu bir elektronik günlük ya bir nevi; kendime Görev veriyorum. gün bitmeden enerjisi yüksek bir post daha yazacağım.

THE INSTICT!!

İLGİSİZ OLANIN BİLGİSİ… 🙂

Asya sinemasına ilgim var, Asya kültürünü de merak ediyorum. Japonya görmek istediğim ülkeler arasında. Büyük ihtimalle de izlediğim filmler ve diziler nedeni ile özellikle Güney Kore hakkında yalan yanlış bilgilerim var. 🙂 İş gene ilgiye dönüyor işte. 🙂 Bir de arkadaşım var, psikolog. Zaman zaman ondan bahsettim aslında, yaklaşık 1,5 metre sağımda oturuyor. Dün sabah onunla konuşuyorduk. İş saatlerinin başıydı ve bizim morellerimiz daha bozulmamıştı. Konu Güney Kore sinemasına ve Asya sinemasına geldi. 🙂 Ben ataklar gerçekleştirip ona indirdiğim filmleri veriyorum ama o izlemiyor. 😦 Kendisini Koresever yapamadım. 😦

‘Sana Hollywood yapımları getiriyim ben en iyisi.’ dedim. Biraz itiraz etti, biraz gülümsedi, derken aklıma bir programda duyduğum bir şey geldi.

Şimdi bize göre çekik gözlülerin hepsi bir ve hepsi ‘Japon’ hatta ‘Çapon’ ya, onlarda bizdeki fiziksel farklılıkları net göremiyormuş. Hep derler ya, birbirlerine benziyo hepsi bunların diye. Onlar için bizde birbirimize benziyormuşuz. İşte tam da bunu söledim kendisine, ne dese beğenirsiniz? ‘ Yoo, hiçte benzemiyorlar. Ben ayırt edebilirim.’ dedi. Güldüm sadece. 🙂

Yanlış yapmışım. 🙂 ‘Nasıl ayırt edicen? ‘ dedim. ‘Çinliler gergin, Japonlular saygılı, Koreliler özellikle Güney Koreliler öle mal mal bakıyor.’ dedi. 🙂 Bir güldüm anlatamam. 🙂 Hemen gözümün önüne poz veren idollar geldi. Hakkaten mal mal bakıyorlar ya. 🙂 ‘ Taylandlılar?’ dedim. ‘Onları bilmiyorum ama bir film izlesem bilirim.’ dedi. 🙂  Sohbet hiç de beklemediğim bir yönde ve benim kontrolüm dışında gelişti. Kendimi Google Görsellerde Koreli, Çinli, Japon fotoğraflarına bakarken buldum. Hatun hakkaten gösterdim her fotoğrafın ulusunu bildi ya. 🙂 🙂 Gözlerime inanamadım. Bu içgüdüdür! 🙂 Hatta bir fotoğrafa ‘ Bu kesin Koreli.’ dedi ve bir sürü güldü. 🙂 Fotoğrafı bulamadım, bulsaydım kesin koyucaktım ama bilindik, acıklı, çok düşünen idol pozlarındandı. 🙂 Sonra Taylandlı fotoğrafları gösterdim, hiç birini bilemedi. 🙂 :):)

Sonra Asyalıların da birbirinden ayırt edilebilir oldukları, onların da aslında birbirlerine çok benzemediklerine karar verdik. 🙂 Bu benim için bir challenge dır. Bunun Türkçe’sini bulabilmek isterdim, üzgünüm. Ara ara bu sınavı tekrar edeceğim. 🙂 🙂 🙂

UZUN UZUN YAZILAR…

ZİHNİMİN KÖŞESİYLE HOLLYWOOD’UN ÇIKMAZI

Çok uzun zamandır yazmak istediğim ama beceremediğim film yazıları vardı. Dün de sinemaya gidince, ruh halimde oldukça güzel olunca, iyi bir gece geçirip de güzel de bier uyku çekince, izlenmiş olanları ve izlenecek olanları yazmaktan başka iş kalmıyor yapacak. 🙂 Bu nedenle uzun süredir keyfimin yazmayı istemesini bekleyen bir filmle girişi yapıyorum. IN TIME. 🙂

IN TIME, konu itibarı ile oldukça dikkat çeken fakat oyunculuğu yeteri kadar tatmin etmeyen bir film. Bir fantazi dünyasına şahit oluyoruz ve kapitalizmin en çirkin yüzünü hatırlıyoruz. İnsanlar 25 yaşından sonra bir ameliyat il fiziksel oarak yaşlanmayacak hale getiriliyorlar ve bileklerine bir çeşit sayaç yerleştiriliyor. Bahsi geçen sayaç insanların kazandığı parayı gösteriyor ve par azaldıkça ömrünüzde azalıyor. Kazanılan para bittince ölüyorsunuz. Para sayaçtan sayaca aktarılabiliyor. Mülkiyet kavramı zamanla eşleştirilmiş yani. :9 Aslında en temeli de o. Nekadar zamana sahipsin?

Film aslında biraz modernleştirilmiş, biraz bilim kurgulaştırılmış bir Boney ve Clide ikayesi gibi. 25 yaşında gözüken ve taş gibi olan annesinin zamanı olmadı için ucu ucuna öldüğüne şahit olan ve zamanı bol bol olan birinden zaman alan esas oğlanımız kuralları ihlal ederek sayılamayacak kadar zamanı olan kişilerin bölgesine giriş yapar. Orda zengin bir kız bulu, onunla suç dünyasına girer. 🙂 Konusu farklı olan fakat işleniş biçimi nedeni ile farklılaşamayan, Justin TIMBERLAKE için ‘Sadece komedi yapmalı.’ dedirten bir film.

Filmin en çarpıcı sahnelerinden biri çok çok zengin olan adamın esas oğlana vaktini devretmesi ve cama ‘Vaktimi boşa harcama.’ yazmasıydı.

In Time’ı andıktan sonra sıra dün izlediğim ve aslında uzun bir süredir izlemeyi istediği filme geldi. 🙂  WHAT TO EXPECT WHEN YOU ARE EXPECTING.Bebek beklerken ne beklemeli?  Bu filmin reklamını görüp, buna gitmeliyim, çok komipğe benziyor gibi düşüncelere kapılmıştırm. Aydın sinemaları ne yazıkkı filmleri geç getiriyor. http://www.marssinema.com adresinde filmin geldiğini gördüğümde kararımı vermiştim. Gitmeliydim. 🙂

Artık burası çok ama çok sıcak. İki gün önce 47 dereceyi bulmuş. Sıcaktan eriyoruz ya resmen. Ama dün böyle değildi. 🙂 Klimalı yerlerdeydim çünkü. 🙂 Önce güzel bir yemek yedim, ardından sinema, sinema sonrası güzel müzikler eşliğinde bir bira ve sohbetler, sohbetler. 🙂 Filme gelirsek, film reklamında oldukça yüksek komedi unsuru vaad ederken, gerçekte bunlara ulaşmakta zorlanmaktadır. Filmde birbirinden farklı kadınların isteyerek yada istemeyerek hamile kalmasını ve bu esnada yaşadıklarını anlatılıyor. Film boş vaktiniz varsa ve eğlenmek istiyorsanız izlenebilir. 🙂

Peki başka neler var, neler gelecek?

THE LUCKY ONE

Bunu merak ettim. Puanları çok iyi değil ama izlenmeyecek bir film gibi de durmuyor.

THE DARK KNIGHT RISES

Batman filmlerinden en sevdiğim The Dark Knight’tır. O filme ve Heath Ledger’ın oyunculuğuna bitmiştim. 🙂 Bunu da merak etdiyorum.

MIRROR MIRROR

Mırror Mırror sanki masalımsı bir uyarlama gibigeliyor ve ben meraktan ölüyorum. 🙂

BRAVE

Brave oldukça eğlenceli vakit geçirttirebilecekmiş gibi gözüküyor.

Kendimi filmlere adadım görüldüğü üzre. 🙂 Yaz günleri başka türlü geçmiyor. Sıcakta insan iyice yavaşlıyor. 🙂

SON SAVAŞÇI…

DAĞILIN, GERGİN NÖBETÇİ GELİYOR!!!

Gerginliği sevmem ben, bu sıklıkla gerilmemi engelemiyor o ayrı bir mesele. 🙂 Gerginliği sevmediğim gibi tartışmaları da sevmem. Bazı insanlar tartışma çıksın, huzursuzluk çıksın diye gözünün içine bakıp seni gaza getirirken ben sakin kalmayı ya da sessiz kalmayı, kibar kibar konuşmayı – dayanabildiğim kadar- tercih ederim. Ama beni de bir adem oğlu doğurdu, benim de sinirlerim var, asabiyetim var. Beni hasta etmeyin, dağılın leeeyyyyyyynnnnnn!!!

Mazaretim var, asabiyim ben! Mazarete sahip olmama lüksüm yok zaten. 😦 Bana bolca mazaret veriyorlar. Vermeyin şekerlerim, bebeklerim, vermeyin! Pişman olursunuz.

Bende bir sigorta var, sinir duygu durumumun biriktiği lobumun gerekli yerinde. Yüksek voltaja dayanıyor, dayanıyor, dayanıyor, daha fazla dayanamayınca atıyor. İşte o atma aşamasında yakınlarımda olma ey insanoğlu!. Olma, hele ki neden sensen hiç olma! Ben Artvinli, ataerkil babasına sinirlendiğinde ‘Adamın asabını bozma!’ demiş bir bireyken, saygı duyduğum, hürmet ettiğim, zaman zaman korktuğum babama bunu diyecek kadar gözümü karartabildiysem, seni paralarım! Hiç de sevmem böle mahalle ağızlarını ama hakkaten PARALARIM!!!

Ama bunun iki yüzlü madalyon olduğunu düşünürsek, birse sigorta atımının farklı bir tepkimesi var. Şöle ki, eğer seni takmıyor, saymıyor ya da sevmiyorsam, beni ne yapsan sinirlendiremezsin. Sen yoksun çünkü benim için. Değer vermediğim insanlarrın hiç bir etkisi yok hayatımda. NÖTR! Bu nedenle neden onlara sinirleneyim?

Şimdi derin nefesler alarak, hayalime güzel şeyler yerleştirerek, pamuk helva gibi neşieli olmaya çalışarak sinirimi yatıştırmalıyım. Yazılacak bir sürü şey var daha. Raporlar, raporlar, raporlar…

MAZARETİM VAR; ASABİYİM BEN!

DAVID, HEYKEL OLANI DEĞİL AMA. :)

DAVID GARRETT, SAYIN SEYİRCİLER; AĞLAMAK İSTİYORUM SAYIN SEYİRCİLER!

David Garrett, David ( Davut olarak da biliniyor) isimli heykel olmamakla beraber, neden olmasın ki dedirtebilecek bir adam. Yarı Alman yarı Amerikalı. Babası abisine doğum gününde bir keman almış, bu paşamda o zamanlar 4 yaşındaymış, 5 yaşında keman çalmayı öğrenmişmiş. Vay anasını, dahası da var: 13 yaşında ilk albümünü yapmış! 🙂 Analar neler doğuruyor. Şuanda çoğunlukla cover yapıyor. bu bilgileri nerden mi edindim? Wikipedia tabiki. 🙂

Keman çalıyor felan dediğime bakma. Baya asi bir tavrı ve kocaman kocaman postalları var. Tırnaklarında siyah ojeler, kulaklarında küpeler, omuzlarında ise sarı sarı saçlar var. 🙂 Adam klasik müzik tipinden oldukça uzak yani. 🙂

Bütün bunların yanı sıra adam bir de dünyanın en hızlı kemancısıymış. O nasıl bir özelliktir ya?

– Sen benim kim olduğumu biliyor musun?

-Kimsin?

-Dünyanın en hızlı kemancısıyım olum ben! Dağılın!!! 🙂

İyi dinlemeler… PS: Albümünü indirdim (Rock Symphonies) oldukça eğlenceli, tavsiye etmesi benden, dinlemesi sizden. 🙂