KIŞ VAKTİNDE YAZ GÜNLERİ

500 DAYS OF SUMMER

BİR DELİ OĞLAN VE AŞKLARI

summer

Neden? Neden bu filmlerin isimlerini tam olarak çevirmiyorlar yahu? 😦

Aşkın 500 günü ismi evet güzel olmuş, filme uymuş ama ben gene de Yaz’ın 500 Günü

ya da Summer’ın 500 Günü nü tercih ederdim. Neyse direk olumsuz eleştri ile başlamayalım. 🙂

Film 2009 yapımı, kaliteli, klişelere düşmemeyi başaran,

tekrar tekar aynı merakla kendini izletebilen bir romantik komedi. 🙂

Seneler önce izlemiştim filmi ama geçenlerde ev arkadaşım izlemediğinden tekrar izledim,

beraber izledik daha doğrusu. Gene aynı tad, gene aynı beğeni 🙂

500-days-of-summer_123051Film Summer’ın 500 günü diye isimlendirilmiş ama daha çok esas oğlanın

aşık olma durumunu anlatıyor. Summer bu hatun işte. Adı Yaz.

Bizim deli oğlanda aşık olmayı seven, duygusal, yağız delikanlı.

E şimdi kız güzel, adam aşık olmayı seviyor, aynı yerde çalışıyorlar, eee?

Kader ağlarını örmüş işte. 🙂 Ah bir de kızımız biraz manyak olmasaydı. 🙂

Kader ağlarını örmüş ama öle deli gibi aşık bir çift, aman öpüşüp koklaşmalar, ayrılmalar, barışmalar,

hatta önce ilişkiye başlayıp, sonra saçma bir sebep yüzünden ayrılıp en sonunda tekrar büyük barışmalar,

aman çok acılar, gözyaşları, dondurma yiyen kız geyikleri beklemeyin. 🙂

Bu film bir romantik komedi olmakla beraber bir aşk filmi değil. 🙂 Sonradan yaratılmış olan ağlak,

aman aşkı için perişan olan kadın rolünün davrnaışlarını adamda görmek de güzel bir ters köşe olmuş 🙂

Ters köşeler de filmin, esas oğlanın aşık olduğu Summer’dan sonra bir başkasına aşık olmasıyla bitmesiyle

devam etmiş. 🙂 Hayat işte. Aşktan kim ölmüş ki? Biri gider, bir süre sonra diğeri gelir.:)

Ve bayan mantık öyle dedi. 🙂

summer 2

Romantik komedileri izlerken genelde yakışıklı adamlarla nerede tanışıldığı konusunda

bir diyalog geçer ev arkadaşımla aramızda. Ya nerden buluyolar bu adamları?

Kızım nasıl tanışıyor bunlar? gibi. 🙂 🙂 Bu filmde bu şeyleri söylemiyorsun işte.

Çift okadar tanıdık geliyor ki sana hiç bir noktayı merak etmiyorsun. 🙂

Film günümüz ilişkilerine oldukça gerçekçi yaklaşmış bence. Birileri hep senden

biraz daha manyak, birileri hep seni daha az seviyor ve senden daha iyisi hep var. 🙂

Ve filmi izlemek için bir neden daha! J.Gordon Levitt

joseph-gordon-levitt_515895.jpgLevitt öle çok yakışıklı, güzel vücutlu bir adam değil. Hatta kısa biraz. Ama bir gördüğünde bir daha görmek

isteyeceğin bir adam. Hani böle bazı adamlar olur yakışıklı olmazlar

ama çekici olurlar. Etkisinden kurtulamazsın. İşte tam öle bir adam bence.

Hafif bir Heath Ledger havası da var sanki. 🙂 Daha ne olsun ki? Başka bir şey istemeye gerek yok. Birde bütün bu

olumlu yanlarının üstüne paşam iyi bir oyuncu, iyi mi? 🙂 Bu adamı sanırım ben 500 Days of Summer

filmi ile sevdim ama diğer filmlerini de izledim, hatta son filmi Don Jon’u

çok merak ediyorum ama izlemek mümkün olmadı.  🙂 En kısa zamanda umarım.

TAVSİYE: 500 Days of Summer’ı izlemediyseniz izleyin, izlediyseniz bir daha izleyin. 🙂 🙂

RUNNING MAN GON YOO İLE BİRLEŞİRSE…

UZUN ZAMAN SONRA KİMİN HATRI İÇİN?

Çok uzun zamandır bir şey yazmıyorum. İçimden gelmiyor sadece. Arada ya bunu yazsam mı diye düşünmedim değil, düşündüm ama sadece düşünme aşamasında kaldım. 🙂  Gon Yoo’yu Running Man 175. Bölümde görene kadar. 🙂 Running Man benim için enerji ve mutluluk kaynağı, üstüne bir de Gong eklenince, gel de izleme. Pazartesiyi bekliyorum anacım, İngilizce altyazıları anca çıkmış oluyor. Bu nedenle bu geç saatte sadece bölüm fragmanı ile idare edeceğiz.

Bak şimdi bir daha izledim ve içime bir mutluluk yayıldı. 🙂

Bu vesileyle de yazmaya tekrar başlamış oldum. 🙂 🙂

Herkese donsuz geceler…

TAİPEİ EXCHANGES

YUMUŞAK, UYKU HALİ GİBİ BİR FİLM… 

Bir baktım, uzun uzun zamanlardır film yazmamışım. 😦 Hal böle olunca aklıma bir sürü yazılabilecek film geldi ama en son izlediğimden yana kullandım tercihimi. Zire film güzel ve şu anda en çok istediğim şeyleri anlatıyor. 🙂 Buyurun. TAİPEİ EXCANGES; TAİPEİ TAKAS EDİYOR. 🙂 Flimin asıl adı sanırım 36. Seyehat . Filmi izleyince mantığı anlıyorsunuz. 🙂

Film iki kız kardeşin bir kafe açma ve işletme macerasını anlatıyor. 🙂 İçinizde ” Ah bir kafem olsa, şöle ufak bir şey. ” demeyen var mı? Yok anam babam, yok. Kime sorsan bu işi istiyor.  Herkes bu işi kolay, eğlenceli görüyor ve bir kurtuluşmuşçasına bu fantaziye sarılıyor. 🙂 Filmde ise benzer bir kız kardeş var: Doris. Unutmadan uyarayım. Spoiler geliyor!!!! Doris işini bırakıp bir kafe açıyor, annesinin isteği üzerine de kız kardeşi ile birlikte çalıştırmaya başlıyorlar. Kız kardeş  Joise biraz ilginç bir hatun. Kafe açılışında getirilen hediyeler  çok yer kaplayınca ve bu hediyelerin satılması ayıp olunca Joise eşyaları başka eşyalar karşılığında takas etme fikrini buluyor. Ablası başta beğenmese de takas işlemi başlıyor ve kafe takasları ile ünleniyor. 


tumblr_lh85yqpEoK1qhu2o2o1_400

Bu da filmin başlarından bir sahne. Kişilerin önemsediklerinin sonu olmamasının ve senin için önemli olan bir şeyin bir başkası için çöp kadar değerinin olmamasının bir örneği. 🙂 Abla kız takas yapmaya devam ediyorlar ve bu süreçte bir müşteri gelip 35 tane sabun bırakıyor ve bunları takas etmek istediğini fakat dükkandan almak istediği bir şey olmadığını beyan edince sabunlar bir rafa diziliyor ve takas edileceği eşyaları bekliyorlar. Doris üstlerine bir sabun için bir aşk mektubu istediğini anlatan bir kağıt yazıyor ama kimse bir şey getirmiyor.  Sabunların sahibi ise kafenin müdavimi oluyor ve sıklıkla gelerek sabunları aldığı ülkelere ait 35 hikaye anlatıyor. 🙂 36. hikaye ise başlamak üzere. 🙂

taipei_exchanges

 

Adam git gel, hikaye anlat anlat tabi Doris’in gözünde bir çekici oluyor. 🙂 Doris’te garibim hep gezmek istermiş ama hiç gezememiş. Eline fırsat geçince kafeyi bırakıp dünyayı gezmeye başlıyor. Kafeyi takas fikrinin çıktığı Joise devralıyor. Film böylelikle bitiyor. Film de öle çok akılda kalıcı sahneler, aksiyon, heyecan, dram yok.  Bütün bunların olmamasına rağmen film de bir pamuk şekeri dokusu var. Benim Çok hoşuma gitti yani. İzlenmesini tavsiye derim.

doris1

 

Şu fotoğrafın güzelliğine bakar mısınız? Burda Doris kafeyi açtığında boş kafede mutluluktan çıplak ayak dans ediyor. 🙂  Ben de açsam ben de dans ederim sanırım. Hatta böle kibar ve estetik dans edeceğimden de şüpheliyim. Direk horona başlarım diye düşünüyorum, ya da Lorke Lorke, Lorke… 🙂 🙂

taipei_exchanges_2010_dvdrip_xvid-wps.avi_002899566_goodpc2000

Yani, şu fotoğrafa bakar mısınız? Kim böle bir kafeye gidip, iş çıkışında stresten uzaklaşmak istemez ki? Ben isterim şahsen. 🙂 İzleyin derim.

 

ALL ABOUT MY WIFE

KARISINI ÇİRKİN SANAN ADAM…

250px-All_About_My_Wife-p1

ALL ABOUT MY WIFE, 2012 yapımı bir Güney Kore filmi olup, sıklıkla tatsızlık çıkaran ve evde çokça yarı çıplak gezen taş gibi bir karısı olan adamın, karısından  kurtulmaya çalışırken karısına tekrar aşık olan bir adamın ve olumsuz yönlerini törpüleyebilen bir kadının hikayesini anlatıyor. Ben, şahsen baş rol oyuncusu Lee Sun Gyun’a bayıldığımdan filmi büyük bir zevzkle izledim. İzlemeyenlere tavsiye ederim. 🙂

LEE SUN GYUN

Hatun evde devamlı sadece tişörtle ya da gömlekle gezen bir hatun. Her an frikik verme ihtimali olan taş gibi bir hatun.Bütün bunlara rağmen erkek sana ilgisini kaybediyorsa burdan çıkarılacak olan ders ne? Öle zırt pırt açmıycan bacım! 🙂 Adamın gözüne sokarsan olmuyor. 🙂

LEE KWANG SOO

Filmi benim için eğlenceli kılan oyunculardan biri de Lee Gwang Soo idi. Running Man izleyicisi olarak Zürafaya bayılıyorum.  Gwang Soo’nun oyunculuğu da gayet eğlenceliydi. Hatta bir sonraki sahnesi nezaman diye düşündüğümü bile hatırlıyorum. 🙂 Lee Sun Gyun burda, Lee Gwang Soo burda, filmde yeterli sayıda güzel vücut var, komedi var, aşk var… Daha ne olsun? Bu film izlenir;izlemeyenlere de önerilir. 🙂 🙂

BIR CUMARTESI GUNU

EVERNOTE; TUTTUM SENİ 🙂

Evernote u aktif olarak telefonumda kullanıyorum. önemli, hatırlanası şeyler olduğunda onları günlüğüme yazar gibi yazıyorum ve daha bir sürü şey yapıyorum. 🙂

Bugunümü BİR CUMARTESİ GÜNÜ başlığı ile aşşağıda ki gibi kaydettim.

° Uyanma
° Su kesintisi
° Gec Kahvalti
° Romantic and Idol
° I miss you
° Sular geldi
° Banyo
° Alins
° Cinebonus~Evim Sensin

İlginç bir gün geçirdim, özetlememden de anlaşılacağı gibi. En ilgincide Evim Sensin’di.

Özcan DENİZ’e biri bukadar yüzeysel filmlerin olmayacağını söylemeli! Film başlarken görüntü kalitesi, kamera açıları çok güzeldi. Özcan DENİZ filmi olduğuna inanmak istemedim, okadar güzeldi ama film ilerledikçe kamera açıları güzel olarak devam etsede, senaryonun basitliği, esas kızın iticiliği beni sinemadan soğuttu. Film bittiğinde söylediğim ilk cümle ‘Şiştim. :(‘ di. Bu cümleyi ‘ Keşke Alacakaranlık’a gitseydik.’ izledi. Varın siz tahmin edin.

A Moment To Remember çok uzun süredir bilgisayarımda izlenmeyi bekleyen fakat ağlaklık seviyesi yüksek olduğunu tahmin ettiğimden beni korkutan bir film. Şimdi Evim Sensin’i izledim ya, her türlü filmi bu bünye kaldırır. 🙂 A Moment To Remember’ı izledikten sonra ikisini karşılaştırmalı olarak tekrar yazıcam. Şimdi kafa dağıtmak için başka birşeyler izleyip yatıcam anacım.

IMDB’DEN GÜZEL HABERLER…

THE HOST, GEL GÜZELİM 🙂

The Host, Göçebe. Alacakanranlık serisinin yazarından -bence Alacakaranlık’tan çok daha güçlü- bir başka roman. Okurken etkilenmiş ve bazı yerleri tekrar tekrar okumuştum. Melani’nin hapis tutulduğu küçük delikte sanki ben vardım. Kitap güzeldi, fragman da güzel gözüküyor ama umarım kitabın tadını kaçırmazlar. İlişkileri yüzeysel yapmasalar ve kızın kardeşine olan bağını yeterli verseler, başka birşey istemiyorum. Ha bir de Gale’di galiba, esas oğlanın ele geçirilmiş Melanie’ye olan karmaşık, çelişkili duygularını hafifletmeseler yeter. 🙂 Çok şey mi istedim?

 

Açlık Oyunları’nın filmini beğenmiş ama yetersiz bulmuştum. Bunda bir tık daha iyi birşey bekliyorum. Yoksa film izlemeyi felan bırakıp kendimi kitaplara vericem. 🙂 Zaten elimde beni buna doğru şiddetle iten bir kitap var: Rüzgarın Adı. Tamamen bir başka postun konusu, adı geçirilip bırakılacak bir şey değil. 🙂 Okuyun anam, benim bitirip yazmamı beklemeyin; okuyun.

BEING UNIQUE!!!

BU YAZININ MOTTOSU BEING ORDINARY IS UNIQUE

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki herkesin ilginç bir yanı olması gerekiyor. İlginç, farklı olmadığınız zaman yok gibi birşeysiniz. Muhakkak farklı bir hoby, hava atacak bir alışkanlık-ilgi alanına sahip olmalısın, yüksek eğitim yapmış olmalısın. Nedir bunun temeli? Sıradanlıktan uzaklaşma çabası, kendisinden tatmin olma isteği, popüler kültüre dahil olmama endişesi. En önemlisi mülkiyet kavramı ve getirdikleri sanırım. Ben olmalıyım, başkalarının sahip olmadıklarına sahip olmalıyım, hatta onlardan daha iyi olmalıyım. Yazdıklarım kişisel gelişimi desteklemeyen bir tavır olarak algılanmasın, çok destklerim hatta. Karşı çıktığım sıradan olmama çabası içersindeyken kendini parçalayan ve ironik biçimde sıradanlaşan insanlar.

Sıradışı isen zaten bunu engelleyemezsin, sıradışı isen zaten bunun için fazla çaba sarfetmeye ihtiyaç duymazsın, öylesindir zaten; istem dışı. 🙂 Sanırım şuanda sıradışı, farklı olmayan, sıradan insanlar gayet sıradışı oluyorlar, istemeden. 🙂 Sıradışılığa nasıl mı geldim? Orta halli bir film izleyip, filmin varoluş amacını aşan eleştirel düşünceler diyarına daldım. 🙂 Yapıyorum bunu. 🙂 Bazen de tamamen eleştirel filmleri ikinci kere hiç düşünmüyorum. 🙂 Öyle de sıradışı bir kadınım. 🙂 🙂 😀

ORDINARY LOVE- SIRADAN AŞK

Filmin kaç yapımı olduğunu bilmiyorum, film demek de yanlış aslında 4 bölümlük uzun bir dizi. Drama Special ayağı altında bir çok benzeri var. 🙂 Kafa dağıtma amacı ile izlenesiler. Kısaca ağabeyinin katilini ararken, katilin kızına aşk besleyen ve beslenen aşkın da karşılık bulduğu fakat mutlu sonlanmamak ile mutlu sonlanmak arasında karar veremeyen bir film.

Filmin oyuncuları göze batacak seviyede değil, senaryo aman aman güçlü değil buna rağmen gözümü kırpmadan izledim. 🙂 Çok büyük de bir rahatlama yaşadım hatta. 🙂

Esas kız katil bir babanın kızı olmanın yarattığı sosyal baskıyı dibine kadar yaşamaktadır ve bir dışlanmış dişi olarak hayatını idame etmektedir. Senelerdir polisten kaçan babasını görmemektedir ve büyük bir özlem çekmektedir, aynı zamanda babasının katil olmadığına inanmaktadır. Esas oğlan ise annesinin dırdırları üzerine abisinin katilini bulma umudu ile şehre gelen ve esas kız ile çaktırmadan ilişki kuran ve bu süreçte aşık olan bir adam. Esas karakterlerimiz hasarlı biraz. Kadın kendini suçlu hissettiğinden sosyal ilişki kurmaktan çekinir, adam ise annesinin kendisini sevmediğine inanır ve sağlıklı bir aile ilişkisi geliştiremezler.

Kadın çok kararlıdır ve ne istemediğini bilir bu nedenle adamın kim olduğunu öğrenince iletişimi sonlandırmayı dener. Çift kızın babasının katil olmama ihtimalini uyandıran bilgiler elde etmeleri sonucunda çift bunu kanıtlamak için iletişimi koparamazlar. kadın kendini daha da kaptırır ve doğal olarak daha çok yaralanır. Sonunda kadının babasıın katil olduğu ortaya çıkar ve kadın adamla ilişkisini, içi istmese de tamamen sonlandırı. Adam ‘kaçak.’ der, kadın ‘nereye gidersek gidek, ben bubamın kızıyam.’ der. Çiftin aslında yoğun yaşanmamış aşk hikayesi biter. 🙂 En sonunda adam telefonda birine sıradan bir kadın tarafından terkedildiğini söyler, kadın bir süre ağlar,sızlar ama iyileşme sürecini tamamlar ve eskisinden daha mutlu olur. Çiftin yolları bir süre sonra keşicek gibi olur fakat birbirlerini görmezler ama biz her ikisinin de mutlu olduğunu görürüz. 🙂

Aslında çok da başarılı olmasa da film beni çok etkiledi. Hatta ağlattı. 🙂 Böle hıçkıra hıçkıra değil ama sırım gibi ağladım, sessiz ve sedasız. Aktılar sadece, hem burnum hem gözümün yaşı. 🙂 Belki duygusal rahatlık yaşadığımdan, belki kadının kararlılığını kendime benzettiğimden, belki her ikisinin de hasarlı oluşu ve birbirlerinde ki hasarları görmeyişlerinden etkilendiğimden, belkide hepsi birden filmi çok beğendim. Tekrar İzleyebilirim. Aynı derece etkilenir miyim? Bilmiyorum. 🙂 Ama tekrar izleyebilirim, kafa dağıtmak, toz penbenin yumuşaklığında bir film izlemek isteyenelere şiddetle önebilirim. 🙂

Son not: söylemesem çatlardım. 🙂 Ben ne sevdiğimden çok ne sevmediğimi biliyorum. Seneler içinde sevdiklerim o dönemki ilgi alanlarıma göre değişse de sevmediklerim değişmiyor. 🙂 İlginç bir durum ama ne yazıkki böyle. Sıradışı mıyım? Amaaaann, kimin umrunda ki?

KAHKALARIM GERİ DÖNDÜ…

RUH HALİ: GECENİN BİR VAKTİNDE KOCAMAN BİR GÜLÜCÜK VAR YÜZÜMDE

🙂 🙂 😀

Gün güzel başladı ahali. Uzun zamandır ama gerçekten uzun zamandır zor zamnlar yaşıyorum. En son iş yerimin bahçesinde ” Hayat beni sevmiyor.” diye sessiz sedasız ağladım hatta ki halka açık alanlarda ağlanmasından – yanlış ifade etttim ağlamaktan demeliydim, yani bu eylemi kedndim gerçekleştirmekten- hiç ama hiç haz etmem. Buna rağmen tutmadım kendimi, ağladım gitti. O kadar kötü gidiyordu yani hayat. Aklıma geldikçe Susan Miller’a sövüyordum. 2012 yılı Kova burcunu “Yılın 2. yarısı sizin için çok iyi geçecek.” diye yorumlamasına rağmen 9. ay oldu kahkalarım yeni yeni odaları doldurmaya başladı.

Bugün kü moral yüksekliğinin nedni ise sanırım sabahtan beri kendimi iyi hissetmem. Bir süre önce abim bana bir papyon almıştı, ama hazır olanlardan değil, bağlanması gerekenlerden. Çok istiyordum öyle birşey ama aksesuar olarak kullanmaya cesaret edememiştim. Bu sabaha kadar 🙂 Ne bekliyorsun kızım? Nerde görmüştüm ben onu ya? Çamaşır çekmecemdemiydi? Tişörtlerin yanında mı? derken buldum, çıkardım ve taktım. İşte o moralimin yükselmesi için oldukça büyük bir kaldıraç oldu. Ardından Nüfüs Müdürlüğünde ki işlerii hallettim, ardından Yüksek Lisans için kayıt yaptırmaya çağrıldım, ardından tamirde olan telefonumu sorunsuz aldım, iş yerine gayet rahat bir araba ile ve hoş sohbetler arasında gittim. Bütün bu mutluluk verecek olayların yanı sıra diyetimin son günüydü. 🙂 mutlu olmak için bir sebeb daha. 🙂

İş yerinde ki sorunları takmadım, ortam gerldikçe uzaklaşttım hatta. 🙂 Doğru taktik. Kendime rahatlatıcı bazı müzükler açmaya yeltendim ve bir baktım youtube’dan 10 Cm dinliyorum ve oda arkadaşıma sözlerini çeviyorum 🙂 Derken bir başka oda arkadaşım dikildi başıma ve dedi ki é Gene bu Tatarları mı açtın?” Bir de güzel güldü ki sonunda birşey diyemedim. 🙂 Hemen aşşağıya ekliyorum. Bu gruba bittim yahu, sözlerine ve müziklerine, ticari anlayışı sanatçıların iç çamaşırına kadar yansıtan bir sektörde menajerleri olmadan müzik yapan bu adamlara ve mahhallenin efendi çocukları duruşlarına bittim. Müzikler hem eğlenceli, hem hafif, hem etkileyici. Vay anasını, çok güzel şeyler yazdım ya 🙂

tonight ı am afraid of dark/10cm

Mesai güzel geçti anlayacağın. Mutlu geldim eve. Diyetimin son yemeğini hazırladık ve yedik. Diyetin yarın sona ermiş olacağını bilmek o son yemeği nasıl zevkli hale getirdi anlatamam. 🙂  Hemen görsel ekliyorum.

Evet, bütün bu karnıbahar, ton balığı ve kavunlar benim payıma düşenler. 🙂 Üstelik ardından da iki top vanilyalı dondurma var. 🙂 Diyeti hayırlısı ile bitirdim ve çok memnunum. Adını tekrarlıyorum: Amerikan Kalp Vakfı’nın acil ameliyat olması gereken hastalara önerdiği, 3 günlük şok diyet. Kısa sürede kilo verdiriyor. Amacı da bu zaten. Ama kısa sürede kilo verdiriyo derken sizi ölümüne aç bırakmıyor. Yanlış anlaşılmasın. 🙂 Hataya bir tur daha yapmaya karar verdim hatta. 🙂 O kadar memnunum yani. 🙂

Gecenin devamına gelince ojelerimi yeniledim. Yarın Berlin Flarmoni Orkestrası’nın Efes Harabelerinde ki konserine gidicem de, hazırlık yapıyorum. Tırnaklarımda güzel oldu, hakkını yememeliyim.

Fotoğraf çok güzel çıkmadı ama, yakından gayet güzeller. 🙂 Moralimi yeteri kadar yükselttiler. Bir ojeden başka ne beklenebilir ki?

Ardından sevgili blog severler, This Means War’ı yeni ev arkadaşım ile birlikte izledik. Ne güldük ya. 🙂 Film romantik komedi, komedisi daha baskın ama. Film ile ilgili düşüncelerimi daha önce yazmıştım. https://ambaleizdusumler.wordpress.com/2012/03/15/bu-savas-demek/ Bakınız şekil 1/a 🙂 Bir vakit önce film için yazdıklarım hala geçerli.  Bu aslında oldukça kötü olan eleştirime rağmen sinemada uzun süredir atmadığım kadar büyük kahkahalar atmama neden oldu film. diye yazmışım. Aynı kahkahaları tekrarladım, hatta arkadaş ile yaptığımız konuşmalar ve yorumlar ile birlikte dozunu bile arttırdım. 🙂

Şimdi, yüreğim hafif, yüzüm güleç yatma vaktidir. Saat 00:18. 🙂 Gece kuşu uyumaya gitmeli, yarın öenmli işler var. Gene de, gitmeden önce, günün son şarkısı olsun. 🙂

Hug Me/ 10cm

🙂

I’LL BE BACK! :)

ALANYA’DA İLK GÜN. 🙂

Sabahın köründe deniz kenarnda yürüyüş, güzel bir kahvaltı, Expendables 2, Gülay ablanın ziyareti, baba ile hezimet ile sonuçlanan bir tavla maçı, süper bir akşam yemeği. Daha ne olsun a dostlar? Daha ne olsun? 🙂

Expendables 2’yi daha iyi bir sinema salonunda ve altyazılı i
zleseydim daha memnun olurdum. Türkçe dublaj olmamış ağalar, olmamıııııııııış. Bruce Wİllis’in ağzını açmadan konuştuğunu, Silvester S. nin streoidden etkilenmiş sesini, Arnold’un tuhaf aksanını duyamayınca.  🙂

Genede film ile eğlenmekle beraber çok tat aldığım söylenemez. Film çok sabun köpüğü ve gereksiz kan dolu. Filmde güldüğüm yerlerde var ama. Hemen aşşağıda. 🙂

Arnold kendi ile çok başarılı bir şekilde dalga geçmiş. 🙂

Yarın erken kalkıp kumsalda yürüyüşlere devam etmeli 🙂

UZUN UZUN YAZILAR…

ZİHNİMİN KÖŞESİYLE HOLLYWOOD’UN ÇIKMAZI

Çok uzun zamandır yazmak istediğim ama beceremediğim film yazıları vardı. Dün de sinemaya gidince, ruh halimde oldukça güzel olunca, iyi bir gece geçirip de güzel de bier uyku çekince, izlenmiş olanları ve izlenecek olanları yazmaktan başka iş kalmıyor yapacak. 🙂 Bu nedenle uzun süredir keyfimin yazmayı istemesini bekleyen bir filmle girişi yapıyorum. IN TIME. 🙂

IN TIME, konu itibarı ile oldukça dikkat çeken fakat oyunculuğu yeteri kadar tatmin etmeyen bir film. Bir fantazi dünyasına şahit oluyoruz ve kapitalizmin en çirkin yüzünü hatırlıyoruz. İnsanlar 25 yaşından sonra bir ameliyat il fiziksel oarak yaşlanmayacak hale getiriliyorlar ve bileklerine bir çeşit sayaç yerleştiriliyor. Bahsi geçen sayaç insanların kazandığı parayı gösteriyor ve par azaldıkça ömrünüzde azalıyor. Kazanılan para bittince ölüyorsunuz. Para sayaçtan sayaca aktarılabiliyor. Mülkiyet kavramı zamanla eşleştirilmiş yani. :9 Aslında en temeli de o. Nekadar zamana sahipsin?

Film aslında biraz modernleştirilmiş, biraz bilim kurgulaştırılmış bir Boney ve Clide ikayesi gibi. 25 yaşında gözüken ve taş gibi olan annesinin zamanı olmadı için ucu ucuna öldüğüne şahit olan ve zamanı bol bol olan birinden zaman alan esas oğlanımız kuralları ihlal ederek sayılamayacak kadar zamanı olan kişilerin bölgesine giriş yapar. Orda zengin bir kız bulu, onunla suç dünyasına girer. 🙂 Konusu farklı olan fakat işleniş biçimi nedeni ile farklılaşamayan, Justin TIMBERLAKE için ‘Sadece komedi yapmalı.’ dedirten bir film.

Filmin en çarpıcı sahnelerinden biri çok çok zengin olan adamın esas oğlana vaktini devretmesi ve cama ‘Vaktimi boşa harcama.’ yazmasıydı.

In Time’ı andıktan sonra sıra dün izlediğim ve aslında uzun bir süredir izlemeyi istediği filme geldi. 🙂  WHAT TO EXPECT WHEN YOU ARE EXPECTING.Bebek beklerken ne beklemeli?  Bu filmin reklamını görüp, buna gitmeliyim, çok komipğe benziyor gibi düşüncelere kapılmıştırm. Aydın sinemaları ne yazıkkı filmleri geç getiriyor. http://www.marssinema.com adresinde filmin geldiğini gördüğümde kararımı vermiştim. Gitmeliydim. 🙂

Artık burası çok ama çok sıcak. İki gün önce 47 dereceyi bulmuş. Sıcaktan eriyoruz ya resmen. Ama dün böyle değildi. 🙂 Klimalı yerlerdeydim çünkü. 🙂 Önce güzel bir yemek yedim, ardından sinema, sinema sonrası güzel müzikler eşliğinde bir bira ve sohbetler, sohbetler. 🙂 Filme gelirsek, film reklamında oldukça yüksek komedi unsuru vaad ederken, gerçekte bunlara ulaşmakta zorlanmaktadır. Filmde birbirinden farklı kadınların isteyerek yada istemeyerek hamile kalmasını ve bu esnada yaşadıklarını anlatılıyor. Film boş vaktiniz varsa ve eğlenmek istiyorsanız izlenebilir. 🙂

Peki başka neler var, neler gelecek?

THE LUCKY ONE

Bunu merak ettim. Puanları çok iyi değil ama izlenmeyecek bir film gibi de durmuyor.

THE DARK KNIGHT RISES

Batman filmlerinden en sevdiğim The Dark Knight’tır. O filme ve Heath Ledger’ın oyunculuğuna bitmiştim. 🙂 Bunu da merak etdiyorum.

MIRROR MIRROR

Mırror Mırror sanki masalımsı bir uyarlama gibigeliyor ve ben meraktan ölüyorum. 🙂

BRAVE

Brave oldukça eğlenceli vakit geçirttirebilecekmiş gibi gözüküyor.

Kendimi filmlere adadım görüldüğü üzre. 🙂 Yaz günleri başka türlü geçmiyor. Sıcakta insan iyice yavaşlıyor. 🙂