KIŞ VAKTİNDE YAZ GÜNLERİ

500 DAYS OF SUMMER

BİR DELİ OĞLAN VE AŞKLARI

summer

Neden? Neden bu filmlerin isimlerini tam olarak çevirmiyorlar yahu? 😦

Aşkın 500 günü ismi evet güzel olmuş, filme uymuş ama ben gene de Yaz’ın 500 Günü

ya da Summer’ın 500 Günü nü tercih ederdim. Neyse direk olumsuz eleştri ile başlamayalım. 🙂

Film 2009 yapımı, kaliteli, klişelere düşmemeyi başaran,

tekrar tekar aynı merakla kendini izletebilen bir romantik komedi. 🙂

Seneler önce izlemiştim filmi ama geçenlerde ev arkadaşım izlemediğinden tekrar izledim,

beraber izledik daha doğrusu. Gene aynı tad, gene aynı beğeni 🙂

500-days-of-summer_123051Film Summer’ın 500 günü diye isimlendirilmiş ama daha çok esas oğlanın

aşık olma durumunu anlatıyor. Summer bu hatun işte. Adı Yaz.

Bizim deli oğlanda aşık olmayı seven, duygusal, yağız delikanlı.

E şimdi kız güzel, adam aşık olmayı seviyor, aynı yerde çalışıyorlar, eee?

Kader ağlarını örmüş işte. 🙂 Ah bir de kızımız biraz manyak olmasaydı. 🙂

Kader ağlarını örmüş ama öle deli gibi aşık bir çift, aman öpüşüp koklaşmalar, ayrılmalar, barışmalar,

hatta önce ilişkiye başlayıp, sonra saçma bir sebep yüzünden ayrılıp en sonunda tekrar büyük barışmalar,

aman çok acılar, gözyaşları, dondurma yiyen kız geyikleri beklemeyin. 🙂

Bu film bir romantik komedi olmakla beraber bir aşk filmi değil. 🙂 Sonradan yaratılmış olan ağlak,

aman aşkı için perişan olan kadın rolünün davrnaışlarını adamda görmek de güzel bir ters köşe olmuş 🙂

Ters köşeler de filmin, esas oğlanın aşık olduğu Summer’dan sonra bir başkasına aşık olmasıyla bitmesiyle

devam etmiş. 🙂 Hayat işte. Aşktan kim ölmüş ki? Biri gider, bir süre sonra diğeri gelir.:)

Ve bayan mantık öyle dedi. 🙂

summer 2

Romantik komedileri izlerken genelde yakışıklı adamlarla nerede tanışıldığı konusunda

bir diyalog geçer ev arkadaşımla aramızda. Ya nerden buluyolar bu adamları?

Kızım nasıl tanışıyor bunlar? gibi. 🙂 🙂 Bu filmde bu şeyleri söylemiyorsun işte.

Çift okadar tanıdık geliyor ki sana hiç bir noktayı merak etmiyorsun. 🙂

Film günümüz ilişkilerine oldukça gerçekçi yaklaşmış bence. Birileri hep senden

biraz daha manyak, birileri hep seni daha az seviyor ve senden daha iyisi hep var. 🙂

Ve filmi izlemek için bir neden daha! J.Gordon Levitt

joseph-gordon-levitt_515895.jpgLevitt öle çok yakışıklı, güzel vücutlu bir adam değil. Hatta kısa biraz. Ama bir gördüğünde bir daha görmek

isteyeceğin bir adam. Hani böle bazı adamlar olur yakışıklı olmazlar

ama çekici olurlar. Etkisinden kurtulamazsın. İşte tam öle bir adam bence.

Hafif bir Heath Ledger havası da var sanki. 🙂 Daha ne olsun ki? Başka bir şey istemeye gerek yok. Birde bütün bu

olumlu yanlarının üstüne paşam iyi bir oyuncu, iyi mi? 🙂 Bu adamı sanırım ben 500 Days of Summer

filmi ile sevdim ama diğer filmlerini de izledim, hatta son filmi Don Jon’u

çok merak ediyorum ama izlemek mümkün olmadı.  🙂 En kısa zamanda umarım.

TAVSİYE: 500 Days of Summer’ı izlemediyseniz izleyin, izlediyseniz bir daha izleyin. 🙂 🙂

Reklamlar

RUNNING MAN GON YOO İLE BİRLEŞİRSE…

UZUN ZAMAN SONRA KİMİN HATRI İÇİN?

Çok uzun zamandır bir şey yazmıyorum. İçimden gelmiyor sadece. Arada ya bunu yazsam mı diye düşünmedim değil, düşündüm ama sadece düşünme aşamasında kaldım. 🙂  Gon Yoo’yu Running Man 175. Bölümde görene kadar. 🙂 Running Man benim için enerji ve mutluluk kaynağı, üstüne bir de Gong eklenince, gel de izleme. Pazartesiyi bekliyorum anacım, İngilizce altyazıları anca çıkmış oluyor. Bu nedenle bu geç saatte sadece bölüm fragmanı ile idare edeceğiz.

Bak şimdi bir daha izledim ve içime bir mutluluk yayıldı. 🙂

Bu vesileyle de yazmaya tekrar başlamış oldum. 🙂 🙂

Herkese donsuz geceler…

TAİPEİ EXCHANGES

YUMUŞAK, UYKU HALİ GİBİ BİR FİLM… 

Bir baktım, uzun uzun zamanlardır film yazmamışım. 😦 Hal böle olunca aklıma bir sürü yazılabilecek film geldi ama en son izlediğimden yana kullandım tercihimi. Zire film güzel ve şu anda en çok istediğim şeyleri anlatıyor. 🙂 Buyurun. TAİPEİ EXCANGES; TAİPEİ TAKAS EDİYOR. 🙂 Flimin asıl adı sanırım 36. Seyehat . Filmi izleyince mantığı anlıyorsunuz. 🙂

Film iki kız kardeşin bir kafe açma ve işletme macerasını anlatıyor. 🙂 İçinizde ” Ah bir kafem olsa, şöle ufak bir şey. ” demeyen var mı? Yok anam babam, yok. Kime sorsan bu işi istiyor.  Herkes bu işi kolay, eğlenceli görüyor ve bir kurtuluşmuşçasına bu fantaziye sarılıyor. 🙂 Filmde ise benzer bir kız kardeş var: Doris. Unutmadan uyarayım. Spoiler geliyor!!!! Doris işini bırakıp bir kafe açıyor, annesinin isteği üzerine de kız kardeşi ile birlikte çalıştırmaya başlıyorlar. Kız kardeş  Joise biraz ilginç bir hatun. Kafe açılışında getirilen hediyeler  çok yer kaplayınca ve bu hediyelerin satılması ayıp olunca Joise eşyaları başka eşyalar karşılığında takas etme fikrini buluyor. Ablası başta beğenmese de takas işlemi başlıyor ve kafe takasları ile ünleniyor. 


tumblr_lh85yqpEoK1qhu2o2o1_400

Bu da filmin başlarından bir sahne. Kişilerin önemsediklerinin sonu olmamasının ve senin için önemli olan bir şeyin bir başkası için çöp kadar değerinin olmamasının bir örneği. 🙂 Abla kız takas yapmaya devam ediyorlar ve bu süreçte bir müşteri gelip 35 tane sabun bırakıyor ve bunları takas etmek istediğini fakat dükkandan almak istediği bir şey olmadığını beyan edince sabunlar bir rafa diziliyor ve takas edileceği eşyaları bekliyorlar. Doris üstlerine bir sabun için bir aşk mektubu istediğini anlatan bir kağıt yazıyor ama kimse bir şey getirmiyor.  Sabunların sahibi ise kafenin müdavimi oluyor ve sıklıkla gelerek sabunları aldığı ülkelere ait 35 hikaye anlatıyor. 🙂 36. hikaye ise başlamak üzere. 🙂

taipei_exchanges

 

Adam git gel, hikaye anlat anlat tabi Doris’in gözünde bir çekici oluyor. 🙂 Doris’te garibim hep gezmek istermiş ama hiç gezememiş. Eline fırsat geçince kafeyi bırakıp dünyayı gezmeye başlıyor. Kafeyi takas fikrinin çıktığı Joise devralıyor. Film böylelikle bitiyor. Film de öle çok akılda kalıcı sahneler, aksiyon, heyecan, dram yok.  Bütün bunların olmamasına rağmen film de bir pamuk şekeri dokusu var. Benim Çok hoşuma gitti yani. İzlenmesini tavsiye derim.

doris1

 

Şu fotoğrafın güzelliğine bakar mısınız? Burda Doris kafeyi açtığında boş kafede mutluluktan çıplak ayak dans ediyor. 🙂  Ben de açsam ben de dans ederim sanırım. Hatta böle kibar ve estetik dans edeceğimden de şüpheliyim. Direk horona başlarım diye düşünüyorum, ya da Lorke Lorke, Lorke… 🙂 🙂

taipei_exchanges_2010_dvdrip_xvid-wps.avi_002899566_goodpc2000

Yani, şu fotoğrafa bakar mısınız? Kim böle bir kafeye gidip, iş çıkışında stresten uzaklaşmak istemez ki? Ben isterim şahsen. 🙂 İzleyin derim.

 

ALL ABOUT MY WIFE

KARISINI ÇİRKİN SANAN ADAM…

250px-All_About_My_Wife-p1

ALL ABOUT MY WIFE, 2012 yapımı bir Güney Kore filmi olup, sıklıkla tatsızlık çıkaran ve evde çokça yarı çıplak gezen taş gibi bir karısı olan adamın, karısından  kurtulmaya çalışırken karısına tekrar aşık olan bir adamın ve olumsuz yönlerini törpüleyebilen bir kadının hikayesini anlatıyor. Ben, şahsen baş rol oyuncusu Lee Sun Gyun’a bayıldığımdan filmi büyük bir zevzkle izledim. İzlemeyenlere tavsiye ederim. 🙂

LEE SUN GYUN

Hatun evde devamlı sadece tişörtle ya da gömlekle gezen bir hatun. Her an frikik verme ihtimali olan taş gibi bir hatun.Bütün bunlara rağmen erkek sana ilgisini kaybediyorsa burdan çıkarılacak olan ders ne? Öle zırt pırt açmıycan bacım! 🙂 Adamın gözüne sokarsan olmuyor. 🙂

LEE KWANG SOO

Filmi benim için eğlenceli kılan oyunculardan biri de Lee Gwang Soo idi. Running Man izleyicisi olarak Zürafaya bayılıyorum.  Gwang Soo’nun oyunculuğu da gayet eğlenceliydi. Hatta bir sonraki sahnesi nezaman diye düşündüğümü bile hatırlıyorum. 🙂 Lee Sun Gyun burda, Lee Gwang Soo burda, filmde yeterli sayıda güzel vücut var, komedi var, aşk var… Daha ne olsun? Bu film izlenir;izlemeyenlere de önerilir. 🙂 🙂

BIR CUMARTESI GUNU

EVERNOTE; TUTTUM SENİ 🙂

Evernote u aktif olarak telefonumda kullanıyorum. önemli, hatırlanası şeyler olduğunda onları günlüğüme yazar gibi yazıyorum ve daha bir sürü şey yapıyorum. 🙂

Bugunümü BİR CUMARTESİ GÜNÜ başlığı ile aşşağıda ki gibi kaydettim.

° Uyanma
° Su kesintisi
° Gec Kahvalti
° Romantic and Idol
° I miss you
° Sular geldi
° Banyo
° Alins
° Cinebonus~Evim Sensin

İlginç bir gün geçirdim, özetlememden de anlaşılacağı gibi. En ilgincide Evim Sensin’di.

Özcan DENİZ’e biri bukadar yüzeysel filmlerin olmayacağını söylemeli! Film başlarken görüntü kalitesi, kamera açıları çok güzeldi. Özcan DENİZ filmi olduğuna inanmak istemedim, okadar güzeldi ama film ilerledikçe kamera açıları güzel olarak devam etsede, senaryonun basitliği, esas kızın iticiliği beni sinemadan soğuttu. Film bittiğinde söylediğim ilk cümle ‘Şiştim. :(‘ di. Bu cümleyi ‘ Keşke Alacakaranlık’a gitseydik.’ izledi. Varın siz tahmin edin.

A Moment To Remember çok uzun süredir bilgisayarımda izlenmeyi bekleyen fakat ağlaklık seviyesi yüksek olduğunu tahmin ettiğimden beni korkutan bir film. Şimdi Evim Sensin’i izledim ya, her türlü filmi bu bünye kaldırır. 🙂 A Moment To Remember’ı izledikten sonra ikisini karşılaştırmalı olarak tekrar yazıcam. Şimdi kafa dağıtmak için başka birşeyler izleyip yatıcam anacım.

IMDB’DEN GÜZEL HABERLER…

THE HOST, GEL GÜZELİM 🙂

The Host, Göçebe. Alacakanranlık serisinin yazarından -bence Alacakaranlık’tan çok daha güçlü- bir başka roman. Okurken etkilenmiş ve bazı yerleri tekrar tekrar okumuştum. Melani’nin hapis tutulduğu küçük delikte sanki ben vardım. Kitap güzeldi, fragman da güzel gözüküyor ama umarım kitabın tadını kaçırmazlar. İlişkileri yüzeysel yapmasalar ve kızın kardeşine olan bağını yeterli verseler, başka birşey istemiyorum. Ha bir de Gale’di galiba, esas oğlanın ele geçirilmiş Melanie’ye olan karmaşık, çelişkili duygularını hafifletmeseler yeter. 🙂 Çok şey mi istedim?

 

Açlık Oyunları’nın filmini beğenmiş ama yetersiz bulmuştum. Bunda bir tık daha iyi birşey bekliyorum. Yoksa film izlemeyi felan bırakıp kendimi kitaplara vericem. 🙂 Zaten elimde beni buna doğru şiddetle iten bir kitap var: Rüzgarın Adı. Tamamen bir başka postun konusu, adı geçirilip bırakılacak bir şey değil. 🙂 Okuyun anam, benim bitirip yazmamı beklemeyin; okuyun.

BEING UNIQUE!!!

BU YAZININ MOTTOSU BEING ORDINARY IS UNIQUE

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki herkesin ilginç bir yanı olması gerekiyor. İlginç, farklı olmadığınız zaman yok gibi birşeysiniz. Muhakkak farklı bir hoby, hava atacak bir alışkanlık-ilgi alanına sahip olmalısın, yüksek eğitim yapmış olmalısın. Nedir bunun temeli? Sıradanlıktan uzaklaşma çabası, kendisinden tatmin olma isteği, popüler kültüre dahil olmama endişesi. En önemlisi mülkiyet kavramı ve getirdikleri sanırım. Ben olmalıyım, başkalarının sahip olmadıklarına sahip olmalıyım, hatta onlardan daha iyi olmalıyım. Yazdıklarım kişisel gelişimi desteklemeyen bir tavır olarak algılanmasın, çok destklerim hatta. Karşı çıktığım sıradan olmama çabası içersindeyken kendini parçalayan ve ironik biçimde sıradanlaşan insanlar.

Sıradışı isen zaten bunu engelleyemezsin, sıradışı isen zaten bunun için fazla çaba sarfetmeye ihtiyaç duymazsın, öylesindir zaten; istem dışı. 🙂 Sanırım şuanda sıradışı, farklı olmayan, sıradan insanlar gayet sıradışı oluyorlar, istemeden. 🙂 Sıradışılığa nasıl mı geldim? Orta halli bir film izleyip, filmin varoluş amacını aşan eleştirel düşünceler diyarına daldım. 🙂 Yapıyorum bunu. 🙂 Bazen de tamamen eleştirel filmleri ikinci kere hiç düşünmüyorum. 🙂 Öyle de sıradışı bir kadınım. 🙂 🙂 😀

ORDINARY LOVE- SIRADAN AŞK

Filmin kaç yapımı olduğunu bilmiyorum, film demek de yanlış aslında 4 bölümlük uzun bir dizi. Drama Special ayağı altında bir çok benzeri var. 🙂 Kafa dağıtma amacı ile izlenesiler. Kısaca ağabeyinin katilini ararken, katilin kızına aşk besleyen ve beslenen aşkın da karşılık bulduğu fakat mutlu sonlanmamak ile mutlu sonlanmak arasında karar veremeyen bir film.

Filmin oyuncuları göze batacak seviyede değil, senaryo aman aman güçlü değil buna rağmen gözümü kırpmadan izledim. 🙂 Çok büyük de bir rahatlama yaşadım hatta. 🙂

Esas kız katil bir babanın kızı olmanın yarattığı sosyal baskıyı dibine kadar yaşamaktadır ve bir dışlanmış dişi olarak hayatını idame etmektedir. Senelerdir polisten kaçan babasını görmemektedir ve büyük bir özlem çekmektedir, aynı zamanda babasının katil olmadığına inanmaktadır. Esas oğlan ise annesinin dırdırları üzerine abisinin katilini bulma umudu ile şehre gelen ve esas kız ile çaktırmadan ilişki kuran ve bu süreçte aşık olan bir adam. Esas karakterlerimiz hasarlı biraz. Kadın kendini suçlu hissettiğinden sosyal ilişki kurmaktan çekinir, adam ise annesinin kendisini sevmediğine inanır ve sağlıklı bir aile ilişkisi geliştiremezler.

Kadın çok kararlıdır ve ne istemediğini bilir bu nedenle adamın kim olduğunu öğrenince iletişimi sonlandırmayı dener. Çift kızın babasının katil olmama ihtimalini uyandıran bilgiler elde etmeleri sonucunda çift bunu kanıtlamak için iletişimi koparamazlar. kadın kendini daha da kaptırır ve doğal olarak daha çok yaralanır. Sonunda kadının babasıın katil olduğu ortaya çıkar ve kadın adamla ilişkisini, içi istmese de tamamen sonlandırı. Adam ‘kaçak.’ der, kadın ‘nereye gidersek gidek, ben bubamın kızıyam.’ der. Çiftin aslında yoğun yaşanmamış aşk hikayesi biter. 🙂 En sonunda adam telefonda birine sıradan bir kadın tarafından terkedildiğini söyler, kadın bir süre ağlar,sızlar ama iyileşme sürecini tamamlar ve eskisinden daha mutlu olur. Çiftin yolları bir süre sonra keşicek gibi olur fakat birbirlerini görmezler ama biz her ikisinin de mutlu olduğunu görürüz. 🙂

Aslında çok da başarılı olmasa da film beni çok etkiledi. Hatta ağlattı. 🙂 Böle hıçkıra hıçkıra değil ama sırım gibi ağladım, sessiz ve sedasız. Aktılar sadece, hem burnum hem gözümün yaşı. 🙂 Belki duygusal rahatlık yaşadığımdan, belki kadının kararlılığını kendime benzettiğimden, belki her ikisinin de hasarlı oluşu ve birbirlerinde ki hasarları görmeyişlerinden etkilendiğimden, belkide hepsi birden filmi çok beğendim. Tekrar İzleyebilirim. Aynı derece etkilenir miyim? Bilmiyorum. 🙂 Ama tekrar izleyebilirim, kafa dağıtmak, toz penbenin yumuşaklığında bir film izlemek isteyenelere şiddetle önebilirim. 🙂

Son not: söylemesem çatlardım. 🙂 Ben ne sevdiğimden çok ne sevmediğimi biliyorum. Seneler içinde sevdiklerim o dönemki ilgi alanlarıma göre değişse de sevmediklerim değişmiyor. 🙂 İlginç bir durum ama ne yazıkki böyle. Sıradışı mıyım? Amaaaann, kimin umrunda ki?