RUNNING MAN GON YOO İLE BİRLEŞİRSE…

UZUN ZAMAN SONRA KİMİN HATRI İÇİN?

Çok uzun zamandır bir şey yazmıyorum. İçimden gelmiyor sadece. Arada ya bunu yazsam mı diye düşünmedim değil, düşündüm ama sadece düşünme aşamasında kaldım. 🙂  Gon Yoo’yu Running Man 175. Bölümde görene kadar. 🙂 Running Man benim için enerji ve mutluluk kaynağı, üstüne bir de Gong eklenince, gel de izleme. Pazartesiyi bekliyorum anacım, İngilizce altyazıları anca çıkmış oluyor. Bu nedenle bu geç saatte sadece bölüm fragmanı ile idare edeceğiz.

Bak şimdi bir daha izledim ve içime bir mutluluk yayıldı. 🙂

Bu vesileyle de yazmaya tekrar başlamış oldum. 🙂 🙂

Herkese donsuz geceler…

Reklamlar

TAİPEİ EXCHANGES

YUMUŞAK, UYKU HALİ GİBİ BİR FİLM… 

Bir baktım, uzun uzun zamanlardır film yazmamışım. 😦 Hal böle olunca aklıma bir sürü yazılabilecek film geldi ama en son izlediğimden yana kullandım tercihimi. Zire film güzel ve şu anda en çok istediğim şeyleri anlatıyor. 🙂 Buyurun. TAİPEİ EXCANGES; TAİPEİ TAKAS EDİYOR. 🙂 Flimin asıl adı sanırım 36. Seyehat . Filmi izleyince mantığı anlıyorsunuz. 🙂

Film iki kız kardeşin bir kafe açma ve işletme macerasını anlatıyor. 🙂 İçinizde ” Ah bir kafem olsa, şöle ufak bir şey. ” demeyen var mı? Yok anam babam, yok. Kime sorsan bu işi istiyor.  Herkes bu işi kolay, eğlenceli görüyor ve bir kurtuluşmuşçasına bu fantaziye sarılıyor. 🙂 Filmde ise benzer bir kız kardeş var: Doris. Unutmadan uyarayım. Spoiler geliyor!!!! Doris işini bırakıp bir kafe açıyor, annesinin isteği üzerine de kız kardeşi ile birlikte çalıştırmaya başlıyorlar. Kız kardeş  Joise biraz ilginç bir hatun. Kafe açılışında getirilen hediyeler  çok yer kaplayınca ve bu hediyelerin satılması ayıp olunca Joise eşyaları başka eşyalar karşılığında takas etme fikrini buluyor. Ablası başta beğenmese de takas işlemi başlıyor ve kafe takasları ile ünleniyor. 


tumblr_lh85yqpEoK1qhu2o2o1_400

Bu da filmin başlarından bir sahne. Kişilerin önemsediklerinin sonu olmamasının ve senin için önemli olan bir şeyin bir başkası için çöp kadar değerinin olmamasının bir örneği. 🙂 Abla kız takas yapmaya devam ediyorlar ve bu süreçte bir müşteri gelip 35 tane sabun bırakıyor ve bunları takas etmek istediğini fakat dükkandan almak istediği bir şey olmadığını beyan edince sabunlar bir rafa diziliyor ve takas edileceği eşyaları bekliyorlar. Doris üstlerine bir sabun için bir aşk mektubu istediğini anlatan bir kağıt yazıyor ama kimse bir şey getirmiyor.  Sabunların sahibi ise kafenin müdavimi oluyor ve sıklıkla gelerek sabunları aldığı ülkelere ait 35 hikaye anlatıyor. 🙂 36. hikaye ise başlamak üzere. 🙂

taipei_exchanges

 

Adam git gel, hikaye anlat anlat tabi Doris’in gözünde bir çekici oluyor. 🙂 Doris’te garibim hep gezmek istermiş ama hiç gezememiş. Eline fırsat geçince kafeyi bırakıp dünyayı gezmeye başlıyor. Kafeyi takas fikrinin çıktığı Joise devralıyor. Film böylelikle bitiyor. Film de öle çok akılda kalıcı sahneler, aksiyon, heyecan, dram yok.  Bütün bunların olmamasına rağmen film de bir pamuk şekeri dokusu var. Benim Çok hoşuma gitti yani. İzlenmesini tavsiye derim.

doris1

 

Şu fotoğrafın güzelliğine bakar mısınız? Burda Doris kafeyi açtığında boş kafede mutluluktan çıplak ayak dans ediyor. 🙂  Ben de açsam ben de dans ederim sanırım. Hatta böle kibar ve estetik dans edeceğimden de şüpheliyim. Direk horona başlarım diye düşünüyorum, ya da Lorke Lorke, Lorke… 🙂 🙂

taipei_exchanges_2010_dvdrip_xvid-wps.avi_002899566_goodpc2000

Yani, şu fotoğrafa bakar mısınız? Kim böle bir kafeye gidip, iş çıkışında stresten uzaklaşmak istemez ki? Ben isterim şahsen. 🙂 İzleyin derim.

 

ALL ABOUT MY WIFE

KARISINI ÇİRKİN SANAN ADAM…

250px-All_About_My_Wife-p1

ALL ABOUT MY WIFE, 2012 yapımı bir Güney Kore filmi olup, sıklıkla tatsızlık çıkaran ve evde çokça yarı çıplak gezen taş gibi bir karısı olan adamın, karısından  kurtulmaya çalışırken karısına tekrar aşık olan bir adamın ve olumsuz yönlerini törpüleyebilen bir kadının hikayesini anlatıyor. Ben, şahsen baş rol oyuncusu Lee Sun Gyun’a bayıldığımdan filmi büyük bir zevzkle izledim. İzlemeyenlere tavsiye ederim. 🙂

LEE SUN GYUN

Hatun evde devamlı sadece tişörtle ya da gömlekle gezen bir hatun. Her an frikik verme ihtimali olan taş gibi bir hatun.Bütün bunlara rağmen erkek sana ilgisini kaybediyorsa burdan çıkarılacak olan ders ne? Öle zırt pırt açmıycan bacım! 🙂 Adamın gözüne sokarsan olmuyor. 🙂

LEE KWANG SOO

Filmi benim için eğlenceli kılan oyunculardan biri de Lee Gwang Soo idi. Running Man izleyicisi olarak Zürafaya bayılıyorum.  Gwang Soo’nun oyunculuğu da gayet eğlenceliydi. Hatta bir sonraki sahnesi nezaman diye düşündüğümü bile hatırlıyorum. 🙂 Lee Sun Gyun burda, Lee Gwang Soo burda, filmde yeterli sayıda güzel vücut var, komedi var, aşk var… Daha ne olsun? Bu film izlenir;izlemeyenlere de önerilir. 🙂 🙂

BEING UNIQUE!!!

BU YAZININ MOTTOSU BEING ORDINARY IS UNIQUE

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki herkesin ilginç bir yanı olması gerekiyor. İlginç, farklı olmadığınız zaman yok gibi birşeysiniz. Muhakkak farklı bir hoby, hava atacak bir alışkanlık-ilgi alanına sahip olmalısın, yüksek eğitim yapmış olmalısın. Nedir bunun temeli? Sıradanlıktan uzaklaşma çabası, kendisinden tatmin olma isteği, popüler kültüre dahil olmama endişesi. En önemlisi mülkiyet kavramı ve getirdikleri sanırım. Ben olmalıyım, başkalarının sahip olmadıklarına sahip olmalıyım, hatta onlardan daha iyi olmalıyım. Yazdıklarım kişisel gelişimi desteklemeyen bir tavır olarak algılanmasın, çok destklerim hatta. Karşı çıktığım sıradan olmama çabası içersindeyken kendini parçalayan ve ironik biçimde sıradanlaşan insanlar.

Sıradışı isen zaten bunu engelleyemezsin, sıradışı isen zaten bunun için fazla çaba sarfetmeye ihtiyaç duymazsın, öylesindir zaten; istem dışı. 🙂 Sanırım şuanda sıradışı, farklı olmayan, sıradan insanlar gayet sıradışı oluyorlar, istemeden. 🙂 Sıradışılığa nasıl mı geldim? Orta halli bir film izleyip, filmin varoluş amacını aşan eleştirel düşünceler diyarına daldım. 🙂 Yapıyorum bunu. 🙂 Bazen de tamamen eleştirel filmleri ikinci kere hiç düşünmüyorum. 🙂 Öyle de sıradışı bir kadınım. 🙂 🙂 😀

ORDINARY LOVE- SIRADAN AŞK

Filmin kaç yapımı olduğunu bilmiyorum, film demek de yanlış aslında 4 bölümlük uzun bir dizi. Drama Special ayağı altında bir çok benzeri var. 🙂 Kafa dağıtma amacı ile izlenesiler. Kısaca ağabeyinin katilini ararken, katilin kızına aşk besleyen ve beslenen aşkın da karşılık bulduğu fakat mutlu sonlanmamak ile mutlu sonlanmak arasında karar veremeyen bir film.

Filmin oyuncuları göze batacak seviyede değil, senaryo aman aman güçlü değil buna rağmen gözümü kırpmadan izledim. 🙂 Çok büyük de bir rahatlama yaşadım hatta. 🙂

Esas kız katil bir babanın kızı olmanın yarattığı sosyal baskıyı dibine kadar yaşamaktadır ve bir dışlanmış dişi olarak hayatını idame etmektedir. Senelerdir polisten kaçan babasını görmemektedir ve büyük bir özlem çekmektedir, aynı zamanda babasının katil olmadığına inanmaktadır. Esas oğlan ise annesinin dırdırları üzerine abisinin katilini bulma umudu ile şehre gelen ve esas kız ile çaktırmadan ilişki kuran ve bu süreçte aşık olan bir adam. Esas karakterlerimiz hasarlı biraz. Kadın kendini suçlu hissettiğinden sosyal ilişki kurmaktan çekinir, adam ise annesinin kendisini sevmediğine inanır ve sağlıklı bir aile ilişkisi geliştiremezler.

Kadın çok kararlıdır ve ne istemediğini bilir bu nedenle adamın kim olduğunu öğrenince iletişimi sonlandırmayı dener. Çift kızın babasının katil olmama ihtimalini uyandıran bilgiler elde etmeleri sonucunda çift bunu kanıtlamak için iletişimi koparamazlar. kadın kendini daha da kaptırır ve doğal olarak daha çok yaralanır. Sonunda kadının babasıın katil olduğu ortaya çıkar ve kadın adamla ilişkisini, içi istmese de tamamen sonlandırı. Adam ‘kaçak.’ der, kadın ‘nereye gidersek gidek, ben bubamın kızıyam.’ der. Çiftin aslında yoğun yaşanmamış aşk hikayesi biter. 🙂 En sonunda adam telefonda birine sıradan bir kadın tarafından terkedildiğini söyler, kadın bir süre ağlar,sızlar ama iyileşme sürecini tamamlar ve eskisinden daha mutlu olur. Çiftin yolları bir süre sonra keşicek gibi olur fakat birbirlerini görmezler ama biz her ikisinin de mutlu olduğunu görürüz. 🙂

Aslında çok da başarılı olmasa da film beni çok etkiledi. Hatta ağlattı. 🙂 Böle hıçkıra hıçkıra değil ama sırım gibi ağladım, sessiz ve sedasız. Aktılar sadece, hem burnum hem gözümün yaşı. 🙂 Belki duygusal rahatlık yaşadığımdan, belki kadının kararlılığını kendime benzettiğimden, belki her ikisinin de hasarlı oluşu ve birbirlerinde ki hasarları görmeyişlerinden etkilendiğimden, belkide hepsi birden filmi çok beğendim. Tekrar İzleyebilirim. Aynı derece etkilenir miyim? Bilmiyorum. 🙂 Ama tekrar izleyebilirim, kafa dağıtmak, toz penbenin yumuşaklığında bir film izlemek isteyenelere şiddetle önebilirim. 🙂

Son not: söylemesem çatlardım. 🙂 Ben ne sevdiğimden çok ne sevmediğimi biliyorum. Seneler içinde sevdiklerim o dönemki ilgi alanlarıma göre değişse de sevmediklerim değişmiyor. 🙂 İlginç bir durum ama ne yazıkki böyle. Sıradışı mıyım? Amaaaann, kimin umrunda ki?

OFFICER OF THE YEAR

 

UZUN UZUN ZAMAN SONRA KAHKAHASI BİLE YETEN BİR ADAMLA….

Yazmayalı baya olmuş. Günlerdir bakıp bakıp bir şeyler yazmam grektiğini düşünüp, düşüncelerimi eyleme geçiremiyorum. 😦 Artık bu üşengeçliğime ve kendimi ifade edemememe OFFICER OF THE YEAR- YILIN MEMURU ile son veriyorum. 🙂 Yazılarıma bakıp ilk dikkatimi çeken taslağıma hayat katacağım. Neden mi bu taslağı seçtim? Çünkü içinde Lee Sun Gyun var. 🙂

Film iki bölgeden sorumlu ve birbirinden farklı polis memurunun başarı kazanarak yılın polisi olmaya çalışması üzerine, temel komedi unsurları bulunduran, küfürle, cinsellikle güldürmeyen başarılı bir film. 🙂

 

 

 

 

 

 

Film sizi güldürürken sanki 70 lerin, 80lerin saf komedilerini anımsatıyor. Ben filmi çok ama çok beğendim. Hikayesi, oyunculukları, görselleri, polislerin ödülü almak istemeleri ve ahlaki bir çelişki yaşamaları… Beğendim yani. 🙂

Filmi tarafsız bir biçimde eleştiremem çünkü ben bu Lee Sun Gyun’a bayılıyorum ya. 🙂 Yakışıklı bir adam değil, hatta yaşıda var, yaşla birlikte kırışıklıkları felan da var ama adamın ses tonu hele de kahkahası yok mu? Of… Bu adamı bir sahneye koysunlar ve saatlerce konuştursunlar, hangi dilde olursa olsun hiç dikkatimi kaybetmeden izleyebilirim. 🙂 Galiba buna benzer bir cümleyi bir kere daha kurmuştum. Hatırlıyorum. 🙂 Böle dejavu oldum. 🙂 Bugün arkadaşlarla kahvaltıya gittik, bir arkadaş anlattı, gençken 🙂 birine platonik aşık olmuş, baya takılmış çocuğa. Fakat bu platonik aşk çocuğun ses tonunu duyduğu ilk yerde bitmiş. 🙂 İşte budur. Annem boşuna ‘kadınlar kulakları ile erkekler gözleri ile sever.’ demiyor. 🙂 Uzun lafın kısası ses tonu önemli. 🙂

Arkadaş böyle bir kahkahası olan adama aşık olunur ya. Vallahi olunur. 🙂 🙂 😀

 

 

COME RAIN COME SHINE

YAĞMUR YAĞANDA; GÜNEŞ AÇANDA

HOUSTON, WE HAVE A PROBLEM! HOUSTON, *OKU YEDİK OLUM!!!

Garip bir film izledim ahali! Bu nedenle çift başlık atma gereği hissettim. Filmi bitirdiğimde aklıma gelen ilk cümle Houston, we have a problem idi. Filmi arkadaşıma anlatırken ise filmle ilgili ilk cümlem filmin adının bende uyandırdığı ilk çağrışımdı.

‘Houston, we have a problem.’ cümlesi Apollon 13 filmi nedeni ile bir çok kişi tarafından yanlış bilinen, artık yanlış bilinmesine rağmen içinde mizah barındıran ve bir sorun olduğunu belirten bir cümledir. AslıSwigert: ‘Okay, Houston, we’ve had a problem here.’
Houston: ‘This is Houston. Say again please.’
Lovell: ‘Houston, we’ve had a problem. We’ve had a main B bus undervolt.’ şeklindedir, Houston’da telsizin başında ki adam olsa gerek. 🙂 Benim için Houston, we have a problem cümlesi garip olayları betimler. 🙂 İşte bu filmde o garip olaylardan biri. 

Annemle bir şehrin bir alışveriş merkezindeyken bir zamanlar bana ‘ Amomavali, çok garip bir şey yaşadım.’ demişti. İşte Houston o anda yanımızdaydı ve bir problemimiz vardı. 🙂 Bu film için kendime tanımlayıcı, tanıtıcı bir yazı yazacak olsam bu tek cümle yeterli olabilir.

Film 5 yıllık evli bir çiftin ayrılığını, birbirlerinden ayrılırken işleri ne kadar yavaştan aldıklarını ve anıları ile vedalaşma sürecini anlatan garip bir film.

Eşini aldatan bir kadın ile, siniri bir şeyi değiştirmeyecekse sinirlenmeyen, sakin ve olunabilenin doruklarında gentilmen bir adamın sorunsuz ayrılıklarının fısıltısını konu alan 2011 yapımı Come Rain; Come Shine, izlerken seni sıkıyormuş gibi olan fakat seyirciyi elinden kaçırmayan, evli bir çiftin günlük hayatından uzak olmayan, esas adamın yakışıklı, sexy ve zengin 3’ü bir arada olmadığı, çiftin önce birbirlerinden hoşlanmayıp sonra ölesiye aşık oldukları rutine girmeyen, sıradan işleri anlatırken sıradan ve bayağı olmayan garip bir film.

İsminden de anlaşılacağı üzre film yağmur temasını taşıyor. Eşini aldattığını vea yrılmak istediğini belirten kadın evde eşyalarını toplamaktadır ve gidecektir. Yağmur yağdığından gidişi ertelemek zorunda kalır. Biz de çiftin son gününe şahitlik ederiz.

Kendisini aldatan karısının eşyalarını toplamasına yardımcı olan bu garip adam zaman zaman laf sokarak, zaman zaman ise sadece susarak insanı düşüncelere daldırır. Bu karakteri olgunluğu ve dolu cümleleri için, sakinliği için, hatıralarına veda edişindeki samimiyet için, rahatsız edici olmayışı için ve aslında sevgi dolu, yürekten seven bir adam havası yarattığı için sevsemde, sevdiği kadın için çaba sarf etmeyen erkeklerden haz etmiyorum.

Film çiftin arabada günlük konuşması ile başlarken, çiftin aynı evde farklı yerlerde hayatın iyi olacağına dair kendilerini cesaretlendirmesi ile sonlanıyor. Film ilişkileri abartarak anlatmamaış, hatta gayet olduğu gibi anlatmış. 5 yıllık evli bir çift, kadın adamı aldatmış, adam kadını hala seviyor, çiftin çift olarak alışkanlıkları var, beraber bir hayatları var, buna rağmen adam kadına ‘Gitme.’ diyemiyor.

Günlük hayatımızı, olduğu kadar yavaş anlatabilen, dakikalarca araba yolculunda olan b,r çiftin sohbetini aktaran, bir sürü karakter barındırmayan, bir evin farklı katlarında çekilen fakat çekim yeri olarak kısıtlı olsada yanal ışık oyunları ve hatta karanlığı çok iyi kullanabilen, merdivenlerin dokusu ile sahneyi süsleyebilen bir film Come Rain, Come Shine .

Filmin başarılı olduğunu düşünüyorum. Oyuncu koltuğunda  Hyun Bin ve İm Soo Jung’u barındırmasına rağmen oyuncular üzerinden izleyici toplamak gibi bir tasası yok gibi. Aman bak Hyun var burada, sırtıda pek güzelmiş, dur bir de duşta çekelim, bu hatun da pek dişi, çatalını gösterelim, iki kıvırsın, a bir dakka bir de bunları uzun zuzun öpüştürelim gibi davranış biçimleri yok filmin.  Oyuncuların yüzlerini bile sık ve aydınlık görmüyoruz. 🙂

Hani bir koku duyduğunda ya da bir şey tattığında böyle için bir hoş olur, geçmişi hatılarsın ama ne olduğunu bilemezsin., gene de bu tat hoşuna gider, yüzüne bir gülümseme ya da hüzün getirir. İşte bu film tam olarak o tatta.  Filmi tekrar izlerim, hatta bayıla bayıla. 🙂

Filmin zaten 4 tane olan oyuncularından biri olan başrol oyuncusu İm Soo Jung şanslı bir kadın. 🙂 Rol arkadaşlarının içinde Bi Rain ( I’a am Cyborg But That’s ok!), Hyun Bin ( Come Rain, Come Shine),  So Ji Sub (Misa), Gong Yoo (Finding Mr. Destiny) var.  🙂

YOU ‘RE MY PET

İTİN OLAYIM 🙂

DOROMA, Japonca drama demekmiş. Japon dramalarına bu nedenle doroma denirmiş. 🙂 Kimi Va Petto, 2003 yapımı, iş kolik, güçlü, kendini pek dışarıya açmayan bir kadın ile daha genç ve kalacak yeri olmayan bir delikanlının aynı evde yaşamaya başlamasıyla başlayıp, süpriz, birbirine aşık olmasıyla son buluyor. 🙂 İşi ilginç kılan, delikanlının yaşayacak evi olmaması, hatunun yalnız olması ve bu nedenle bir evcil hayvan edinme düşüncesindeyken delikanlı ile tanışması. 🙂 Anlıycağınız ev sahibi sahip, delikanlı evcil hayvan rolünde. 🙂

Posterin renkleri çok güzel, çok nostaljik. 🙂 Dizide aşşağıda görüldüğü gibi komik görüntüler var ama benim ilgimi çeken dalgalı saçlar ve saç yıkama sahnesiydi. Bu görüntüler filmde tekrarlanmış. Diziyi izlemedim, Japonca’nın bol s li ritmini uzun süre duymak hoşuma gitmiyor bu nedenle dizi benlik değil. Filmlerle yetiniyorum. 🙂

Gelelim Kore versiyonuna. Film 2011 yılında vizyona girmiş, yeni yeni nete düşmüş, orta halli bir film.

Film, 2003 yılında çekilen Japon dramasının film versiyonu. Öf, oyuncularını yazasım yok, sevmiyorum bu adamı! Esas kızımız baya ciddi bir iş kadını, karşı cins ile ilişkilerinde güçlü değil, son dönemde terk edilmiş, yalnızlık çekiyor bu nedenle de evcil bir hayvan almak istiyor. Esas oğlanımız ise çok ünlü bir dansçı fakat çift olarak dans etmiyor! 🙂 Bu nasıl olacaksa! Partnerinin ayağını kırınca çift danslardan vazgeçiyor. Paşa çok ünlü bir dansçı ama hala lise öğrencisine benziyor ve kalacak yeri yok! Olmamış yani bu role bu oyuncu.  deikanlının kalacak yeri olmaması, hatunun ise bir hayvan almayı istemesi ile esas oğlan hatunun köpeği olmayı kabul ediyor ve film başlıyor. Film diğer romantik komedilerden ayrılmayı başabilecek kadar özgün ve başarılı değil. Görüntülerin rengini çok beğendim ben. Görsel olarak alışılmış renklere sahip değil. Farklı bir mercek ya da teknik kullanılmış havasını veriyor. Öyle midir bilmem, havası var ama. 🙂

Al sana bir saç yıkama sahnesi daha. 🙂  Bu sahneye bayılmıştım çünkü, kadın kendini iyi hissetmek için biri ile ya da bir şey ile ilgilenmek istiyor ve köpeğinin bakımını yapmak istiyor ve saç yıkama başlıyor. Sahnenin hoşuma gitmesinin bir başka nedeni ise hatunun, yıkadığı kafaya çat çut vuruyor olmasıydı çünkü sevmiyorum bu adamı, hele dans ederken, aman tanrım, gözlerimi kapatmak istiyorum. 🙂

Ya buna benzer sahneleri sıklıkla görüyoruz benzer eserlerde. Ceza olarak uygulanması yerinde mi acaba? Deniycem bunu. Ne kadar dayanabileceğimi merak ediyorum.  Bu akşam deniycem. Neyse sonuca gelelim. You’re my pet hoş vakit geçirtebilecek, hafif, çıtır çerez sınıfına giren, gideri olan fakat hatırlanacak noktaları iki elin iki baş parmağını geçmeyen bir romantik komedi. Oyunculara hastaysan, boş vaktin varsa, kafa dağıtmak istiyorsan izlenebilir.